KAM DAVULU VE SEMBOLOJİSİ

Şamanizm, paleolitik çağlardan bu yana dek, Orta Asya başta olmak üzere Sibirya, Kuzey ve Güney Amerika, Avustralya yerlilerinde, Endonezya’da, Güneydoğu Asya’da, Çin, Tibet ve Japonya’da görülen inanç ve yaşam sistemidir.

Şamanizm sadece bir inanç sistemi değil, toplumun ve kurumlarının tamamını ilgilendiren hem inanç yönünden, hem simgesel, ekonomik, siyasal, estetik içeriğe sahip bir kültürel olgudur. Bu tanıma bakılarak Şaman; etkin bir yönetici, hastalıkları tedavi eden bir şifacı, rehber bir psikolog ve sanatçı rollerini de üstlenmiştir. Esasen Şaman, insan ve evren arasında bir arabulucudur.

“Şaman” sözcüğünün Tunguz diline ait “Çaman” dan geldiği uzlaşı konusudur. Sözcüğün etimolojisinde; Ça’dan –bilmek- türeyen Çaman “bilen insan” anlamında kullanılmıştır. Ancak Türk toplumlarında Şamanizm, “Kamlık” ve Şaman ise “Kam”olarak adlandırılmıştır.

Bir Şamanın gerçek bir uygulayıcı olarak kabul edilebilmesi için üç konuda ustalaşması gerekmektedir,

  1. Değişmiş bilinç hallerine ulaşabilmek
  2. Fiziksel ve ruhsal dünya arasında bir araç olarak hareket edebilme yeteneği
  3. Toplumların ihtiyaçlarını diğer yönetici ve şifacıların çözemediği şekilde karşılayabilme yeteneği

İnanç içinde Şamanların kudreti ilahidir, göklerden verilmiştir. Bu kudret, şamanın başı üzerine bir bulut olarak gelir ve ebemkuşağı şekline girerek başını ve vücudunu doldurur. Bu nedenle her şamanın davulunda ebemkuşağı resmi de bulunur. Şamanın ritüeli için en önemli olan nesne davuludur. Altaylılar ve Sahalar bu davullarına “tüngür” derler. Kozmik ağaç şamanlığın temel ögesidir. Şaman davulunu onun odunundan yapar. Türklerde davulun kasnağının yapılacağı ağaç, genel olarak kayın ve sedir ağacındandır. Aynı şekilde davulun iç taraftaki sapı da bu ağaçlardan yapılır. Bu ağaçlar Türkler tarafından kutsal kabul edildiği için kullanılmıştır.  Göğün direği yani kozmik  ağaç üç evren bölgesini birbirine bağlar. Bunlar; Gökyüzü, Yeryüzü ve Yeraltı’dır. Davul ortasında “Göğün Direği” vardır. Bu desen Yaşam Ağacı olarak da adlandırılır. Dünyanın eksenini simgeler.

Davul bir tür mikrokozmostur.

Davulun yüzeyini teşkil eden derinin alınacağı hayvan da gelişigüzel seçilemez. Bu seçimin av kültleri ile ilişkisi olduğuna inanan araştırmacılar en çok geyik ya da dağ keçisinin derisinin kullanıldığını söylerler. Davul yapıldıktan sonra üzerine simgesel anlamı olan resimler yapılır. Davul üzerinde oklu insanlar, kuşlar, atlar,  Erlik’in ve Ülgen’in oğul ve kızlarının resimleridir. Ayrıca kuş ve yılan resimlerine de yer verilir.

Altay, Hakas, Telüt, Tehengit, Şor, Kumadin davulları desenleri açısından benzerlik göstermektedir. Altay ve Sayan Türklerinde daha çok gök ve yer altı aleminin simgeleri yer almaktadır. Buna karşılık bazı Altay kavimlerinde yer varlıklarının tasvirlerine de özenle yer verilmiştir. Yeryüzü bölümüne, Orta dünya da, denilmektedir. İster Yakut, Altay-Sayan, isterse de Moğol, Buryat Şamanlarının davulu olsun bir benzerlik oluşturmaktadır. Fark Şamanın bireysel düşüncesiyle belirlenmektedir. Bu da Şamanın davuluna evrenselliğini yüklediğini göstermektedir.

Şamanik yolculuk ruhun özüyle bağ kurma yolculuğudur. Şamanik yolculukta içgörü geliştirmek ve kendinin sırlara vakıf olması nedenli bir yolculuğa çıkılmaktadır. Kam davulunun ritmleri kişilerin düşünce akışını durdurmakta ve Alfa dalga boyutunda meditatif bir bilince çekmektedir.

Kullanılan ritmler ise;

  1. Yılan ritmi;
    <üç yavaş vuruş>
    Yeni bir şeye sahip olma ,
    işi gücü toparlama
  2. Geyik ritmi ;
    <iki yavaş, iki hızlı ritm>
    Uğur, hamile kadınların doğurması,varlıkların paylaşılması, yolculuk
  3. Kaplumbağa ritmi;
    <bir vuruş iki hızlı vuruş>bir vuruş
    bağışıklık, uyumu şaplamak-
    yeni bir oluşum için temel sağlamak
  4. Boğa Ritmi <bir vuruş- dört hızlı vuruş> , düşmanları püskürtme, maddi kalkınma, fiziki gücün bir araya yığılması
  5. Balıkçıl kuşu ritmi;
    <iki hızlı- iki yavaş>
    karşıya çıkan engelleri aşmak
    sevgiye yardım etmektir.
  6. Örümcek ritmi;
    <iki hızlı- bir normal>iki hızlı- üreticilik, negatif enerjiden temizlenmek
  7. Ayı ritmi;
    <Dörthızlı +bir vuruş>
    Mevki korumak, engelleri kaldırmak, içine gömülmek
  8. Kaplan ritmi ;
    <hareket-ritmleri>

Birsen SUNGURAY

Yararlanılan Kaynaklar;

Michel Perin, Şamanizm, (Çev. Bülent Arıbaş), İstanbul, 2003

Mircea Eliade, Şamanizm, (Çev. İsmet Birkan), Ankara, 1999

Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Ana Hatları, İstanbul, 2000

ARİF NİHAT ASYA

Bayrak şiirimi 35 yaşımdayken yazdım. Adana Erkek Lisesi’nde edebiyat öğretmeniydim. Hatay, Gazi’nin gayretleriyle Türkiye’ye bağlanmıştı. O konudaki çalışmaları 1938 yılında başlamış, 1939 yılında neticeye ulaşılmıştı. Türkiye, yeni bir sevinç içindeydi. Bu sevinci, Adana da büyük coşkunluklarla yaşıyordu. Adana’nın Fransız işgalinden kurtuluşu 5 Ocak 1922’dir.

Bu bakımdan her sene, 5 Ocak gününde Adana’da büyük şenlikler yapılır. Adeta yer yerinden oynar. Şimdi de öyle midir, bilmiyorum.
Şehrin bir Saat Kulesi var; bir de Ulu Cami minaresi. İşte o Saat Kulesi’yle Ulu Cami minaresi arasına, her senenin 5 Ocak kutlamalarında, kocaman bir bayrak asılır. Bayrak diyorsam, öyle-böyle bir bayrak değil. On beş izcinin kolları üzerinde taşınan bir bayrak. Vay babam vay. Yani Saat Kulesi’yle Ulu Cami minaresinin arasına bir güneş doğuyor…”

Okunacak şiir bulunamıyor.

“Hatay Türkiye’ye bağlandığı için 1940 yılının 5 Ocak kutlamasının daha bir güzel, daha bir heyecanlı olması isteniyordu.
O bakımdan Adana Maarif Müdürlüğü’nden bizim lise müdürlüğümüze bir yazı geldi. Mealen deniyordu ki: ‘5 Ocak kutlamasında, Saat Kulesi’yle Ulu Cami minaresi arasına Adana’nın tarihi bayrağı çekilirken, o güne uygun bir şiirin de, liseniz öğrencilerinden biri tarafından okunması uygun görülmüştür. Gereğini rica ederim. Maarif Müdürü falan filan.’
Lise müdürü bu konuda beni vazifelendirdi. Ben de öğrencilerim arasından üç-dört kişi seçtim. ‘Gidip kütüphanelerde araştırın. 5 Ocak kutlamalarına uygun güzel bir şiir bulun. Pek duyulmamış bir şiir olsun. Meşhurların da kitaplarını karıştırın; adı pek duyulmamış şairlerin de!’
Çocuklar gittiler.
Birkaç gün sonra geldiler. ‘Efendim bulamadık’ dediler. ‘Bulamadık olur mu’ diye öfkelendim. ‘Gidin gözünüzü dört açarak bir daha araştırın’ dedim.

Çocuklar çıkıp gittiler. Üç-dört gün sonra, elleri yine boş geldiler.
E peki ne olacak? Kendi kendime dedim ki, ‘Arif bu şiiri sen yazacaksın!’
Bir gün sonra 5 Ocak! Bir günüm var.”
‘Kimin bu şiir oğlum’
“Adana’da Ocak Mahallesi’nde oturuyordum. O zamanlar, bugünkü gibi evlerde günün her saatinde elektrik yok. Geceleri petrol lambası yakıyoruz. El-ayak ortalıktan çekilince, petrol lambasının yorgun ışığında, bayrağımıza sığınarak kalemi elime aldım.
Şafak sökerken Bayrak şiiri hazırdı. O gece, şiiri nasıl yazdımsa, öylece kaldı. Yani üzerinde ikinci bir defa oynamadım.
Sabahleyin liseye gidince, ‘Bana Aydın Gün’ü çağırın’ dedim. Aydın Gün, bugün bizim Opera ve Bale Genel Müdürümüz olan Aydın Gün’dür.
Bulunup getirildi; şiiri eline uzattım; ‘Şunu oku bakayım’ dedim. Okudu. Güzel şiir okuyan öğrencilerimdendi. Bayrak şiirini ona bir daha, bir daha okuttum. Mükemmel okuyordu.
Bayrak şiirimi, 5 Ocak kutlamalarında ilk defa Aydın Gün okudu ve alkışlandı.
O günün akşamı, Halkevi’nde 5 Ocak Balosu var. Aydın Gün de baloda. Davetliler arasından bir kişi Aydın Gün’ü tanımış ve sormuş, ‘Bugün, 5 Ocak merasiminde o Bayrak şiirini sen okudun değil mi?’

  • Evet efendim.
  • Kimin o şiir?
  • Vallahi bilmiyorum efendim.
  • Yahu nasıl bilmezsin? İnsan okuduğu şiirin şairini bilmez mi?
  • Bilmiyorum efendim! Şiiri bana Arif Hocam verdi. Sonra, ‘Sana bu şiir kimin derlerse, kimin olduğunu söyleme’ dedi.
    O zaman mesele anlaşılmış. ‘Tamam bu şiir Arif Hoca’nındır’ demişler.
    Bayrak şiirini, Aydın Gün’e Halkevi’ndeki baloda da okutmuşlar. Sonra bir daha bir daha okutmuşlar.
    İşte o gün bugündür, benim Bayrak şiirim, bayrağımızın kendisi gibi hepimizin oldu.

Bu şiir, bana ‘Bayrak Şairi’ denilmesine yol açtı ki, bu sıfat, benim için altından dökülmüş bir İstiklal Madalyası kadar kıymetlidir.”

Bayrak şiirinin şairi, Arif Nihat Asya’dır.
Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,
Işık ışık, dalga dalga bayrağım!
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.
Sana benim gözümle bakmayanın
Mezarını kazacağım.
Seni selâmlamadan uçan kuşun
Yuvasını bozacağım.
Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder…
Gölgende bana da, bana da yer ver.
Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar:
Yurda ay yıldızının ışığı yeter.
Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün
Kızıllığında ısındık;
Dağlardan çöllere düştüğümüz gün
Gölgene sığındık.
Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı;
Barışın güvercini, savaşın kartalı
Yüksek yerlerde açan çiçeğim.
Senin altında doğdum.
Senin altında öleceğim.
Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:
Yer yüzünde yer beğen!
Nereye dikilmek istersen,
Söyle, seni oraya dikeyim!

Şair, yazar ve siyasetçi Arif Nihat Asya’ya rahmetle.

Sabit Burçlar Üzerine

Merhabalar Değerli Dostlar,
Şu günlerde sabit burçlar da sert bir T kare var ve her açıdan zorlayan etkileri mevcuttur.
Bu nedenle biraz sabit burçlardan kısaca bahsetmek istiyorum.

Sabit burçların en önemli sembollü olarak Sfenks’den bahsedebiliriz. Neredeyse tüm uygarlıklarda mevcuttur. Mezopotamya, Mısır, Pers, Anadolu’yu özellikle sayabiliriz.
Astrolojinin dört sabit burcu;
Aslan, akrep, boğa ve kova’dır.
Sfenks’de bu dört  sabit burcun birleşiminden oluşmuştur. Bu nedenle tetramorf da denilir. Baş genelde insan olmanın sembolü olarak kovayı temsil etmektedir. Kanatlar; akrep burcunun üçlemesi olan; yılan, kartal ve anka kuşunu işaret ediyor. Bu insanın değişim ve dönüşümünü anlatır. Ayrıca yine akrebin temsil ettiği güç kavramını da buraya koymamız gerekiyor.
Gövde genelde; boğa burcuna gönderme yapar. Boğa burcu değerleri, maddiyatı işaret etmektedir. Aslan ise taşıdığı anlamlar itibariyle; otorite, kibir, şöhret gibi kavramları işaret eder.
İbranilerde tetramorflar, Kerubim olarak adlandırır. Okült açıdan Kerubimler dört elementin idarecileridir. Sembolik karşılıkları şöyledir:

Kerubim  –  Görünüş  –  Burç

Hava Kerubu – İnsan  –  Kova

Ateş Kerubu  –  Aslan  –  Aslan

Su Kerubu  –    Kartal  –  Akrep

Toprak Kerubu – Boğa  –  Boğa

İçerik olarak ise yorumlarsak; Kur’an-ı Kerim’de işaret edilen Lat, Menat ve Uzza ile bağlantılı olarak düşünebiliriz. Menat tahmin edebileceğiniz üzerine para kavramı ile ilgilidir. Yani boğa burcuna işaret etmektedir.
Lat, otorite ile Aslan Burcunu ve sembolik taşıdıklarını ifade eder.
Uzza ise güç anlamı ile; Akrep sembolü üzerine konulmuş ve putlaşmış olanı ifade etmektedir. Tüm bu kavramları aşmadan ise insanı temsil eden kova burcuna ulaşabilmek mümkün değildir.

Şu anda gökyüzünde olan Aslan, Boğa ve kova burcu arasındaki sert açıları bu açıdan da görebilmek nedeniyle biraz açıklamak istedim. Kavramlar ağır, tecrübeleri ise bu nedenle oldukça zorlu şekilde geçmektedir.
Adeta ayaklarımızın altında ki halının hızlıca çekildiğini sık sık hissedebiliriz.
Ancak yaşama geçirdiklerimiz, yukarıda bahsettiğim şekilde otorite ve para üzerine değil, insan olabilmek üzerine olduğu takdirde sarsıcı gelişmelerden en iyi şekilde geçebileceğimize inanıyorum.

Sevgiyle Kalın
Birsen SUNGURAY

Giordano BRUNO

Saygıyla…

Kendisini tanımlamak çok zor gerçekten, çünkü kalıplara sığacak bir kişilik değil.
Özgür düşünce için bir nefer olarak görebiliriz kendisini…

Giordano Bruno, İtalya’da doğuyor ve dinsel bir eğitim alıyor. Bu dönemde; ortaçağ felsefesi hakim; felsefe ve dinsel içerik girift bir şekilde hüküm sürüyor. Eğer zengin ve aristokrat bir aileden değilse kişinin iyi bir eğitim alması mümkün değil. Bunun tek istisnası ise rahip olmak…
Giordano Bruno bu nedenle rahip oluyor. Ortaçağda, kilise çok güçlü ve her çeşit kaynağı ellerinde tutuyorlar. Buna antik çağ yazmaları da dahildir. Bu şekilde Giordano Bruno, Antik çağ filozofları ile karşılaşıyor. Ve onlardan çok şey öğreniyor. Ancak öğrendikleri zaman içinde rahip olması ile bir arada gitmiyor.
Kendisi çeşitli Avrupa şehirlerinde üniversitelerde ders vermesi için çağrılıyor. Bir çoğunda öğretmenlik yapıyor.
Ama çağının çok ötesinde bir karakter olması bir çok sorun yaratıyor. Kendisi her zaman keskin ve net olmuştur. Hiç bir zaman ve hiç bir konuda taviz vermemiştir.

Kilise görüşüne göre; Dünya merkezli evren görüşü özellikle en büyük sorunsalı teşkil ediyor. Çünkü Giordano Bruno, güneş merkezli ve sonsuz bir evren teorisine sahiptir. Yine aynı dönemde yaşayan, Galileo Galile’nin dünyanın dönmesi üzerine görüşlerini ve bu konuda yaşadıklarını biliyoruz.
Giordano Bruno ise düşünceleri konusunda geri adım atmamıştır.
Kendisini İtalya’ya eğitim için çağıran bir soylunun evinde tutuklanır. Bu soylu (?) kişi kendisini engizisyona Hermetik Okultist olarak ihbar eder ve Giordano Bruno tutuklanır.
Giordano Bruno’nun tutukluluk süresi, sorgulanması yaklaşık sekiz yıl sürer.
Bu sorgulamalar özellikle bilim ve din çarpışması şeklinde geçer.
Engizisyon mahkemesi sonucu yakılarak öldürülmesine karar verilir.
Şu anda çiçek tarlası adı da verilen meydanda yakılarak öldürülür. Şu anda en çok ziyaret edilen yerler arasındadır.
Ölüm hükmü yüzüne okunurken şöyle der; “Ölümümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz.”
17 Şubat 1600’de yakılarak infazı gerçekleştirildi.

Ancak fikirleri, Rönesansı başlatan en önemli tohumları atmıştır.

Unutmamalı ki; zamanı gelmiş bir fikrin önünde duracak herhangi bir güç yoktur.

Sevgiyle Kalın
Birsen SUNGURAY

FELSEFE ve ELEMENTLER (ARKHE)

Ateş, su, hava, toprak olarak bildiğimiz dört element, tarihin en eski zamanlarından beri yaşamı anlamlandırmak adına, nerdeyse tüm düşünürler için önemli olmuştur. Element kelimesi, Grekçe’de “elementa” kelimesinden türemiş ve “Bir merdivenin ilk basamaklarına tırmanmak” anlamına geliyor. İçerik itibariyle; “Bir bilim veya metodun ilk unsurları” olarak da yorumlanmaktadır.

Dört elementin kronolojik olarak tanımlanmasına ve açıklanmasına bakacak olursak, felsefenin İyonya’nın okullarından yetişen doğa gözlemcisi filozoflara bakmak gerekecektir.

İlk olarak Miletten Thales; şeylerin doğası “Su” dur şeklinde açıklamıştır. Şeylerin doğası “Su” dur derken; her şeyin ana unsuru, her şeyin ana maddesi, her şeyin kendisinden meydana geldiği ilk neden olarak “Su” kast edilmektedir. Thales, bu yorumu ile çok önemli bir başlangıç yapmış, aynı zamanda  ilk neden olarak “Arkhe” kavramını da ortaya koymuştur. Bu başlangıç ile düşünsel alan, mitoloji dışında nedenler aramaya da başlamış oldu. Yine Milet Okulu’ndan olan öğrencisi olarak da geçen Anaksimandros ise; şeylerin doğası için ilk ilkenin bildiğimiz veya algılayabileceğimiz bir madde olmadığını düşünerek, bu nedene “Aperion” yani sonsuzluk, sınırsızlık ve belirsiz olarak açıklama yapmıştır. Anaksimandros’a göre; tüm var olanlar Aperion’dan meydana gelmişlerdir ve tekrar Aperion’a döneceklerdir. Anaksimandros, Aperion  anlatımında;  birlik ilkesi, çoklu var olma ve kaynağa dönme üzerine detay ve ahlaki ilkeler de anlatmıştır.

Sonrasında yine bir doğa filozofu olan Milet Okulu’ndan  Anaksimenes ise “Hava” elementini açıklamıştır. Anaksimenes’e göre; “İnsan yaşadığı süre boyunca soluk alır ve soluk aldıkça ruh bedende bulunur, soluk alma durduğunda ruh ve dolayısıyla yaşam bedeni terk eder.  O zaman her şeyin kaynağı “Hava” dır. Yani aslında demek istediği şuydu; yaşamamız için bir ruhumuz olmalı, ruhumuzu yaratan ise aldığımız nefes yani hava, eğer bize yaşam veriyorsa, aynı bize verdiği gibi evrene de vermelidir.

Efesli Heraklitos ise teorilerinin merkezine “Ateş” elementini koyar. Heraklitos üzerine de, bir çok  antik dönem filozofları  gibi  oldukça az şey biliyoruz. Bildiklerimizin çoğunluğunu  ise; III. Yüzyılda yaşamış tarihçi Diogene Laertios’a borçluyuz. Fragmanlar eserinde; rehber olarak kendinden başka kimseyi kabul etmediğini  ve kendini keşfettiğini bildirir. Heraklitos; Miletos’lu diğer filozoflar gibi Kozmos’un şekli, ortaya çıkışı, doğa olguları ve geometri ile değil, insanın kozmos’da ki yeri ve anlamıyla, ahlaki ve dinsel yönleri ile ilgilenmiştir.

Anaksimandros tarafından doğanın düzenli değişimi, adaletsizlik ve kefaret olarak açıklanmıştır. Ancak Heraklitos’un görüşünde; doğada ki değişim kozmik ateşin belli ölçülere göre yanmasına ve sönmesine göre gerçekleşmektedir ve burada kullanılan dil de, herhangi bir ceza veya kefaret tasavvuruna atıf yapmaz.

Heraklitos, Fragmanlar’ın da şöyle açıklar; “Ateş önce denize dökülür, denizin yarısı yakıcı buhara. Deniz toprak olmasından önce ki orana göre çeşitli şekillerde boşalarak aynı ölçüsünü bulur”

“Her şey ateş ile takas olur. Ateş de her şeyle; tıpkı altın ile malların ve mallar ile altının takas edilmesi gibi”

Heraklitos’a göre; eğer bir varlık kendisi olarak kalması için gerekli kuvveti dışarıdan alıyorsa bu tür varlıklara canlı denemez. Heraklitos doğanın kendi kendine yettiği görüşüyle doğa dışında bir görüşe baş vurmayarak yaşayan bir bütün anlayış ortaya koymuştur.

Fragmanların’da; “Ölümsüzler ölümlü, ölümlüler ölümsüz. Biri diğerinin ölümünü yaşar, diğeri de ötekinin yaşamını ölür.” derken üçüncü bir merciye başvurmaksızın, her şey bir yaşam,  ölüm düzeni ve ilk ilkenin yani; Ateş’in hareketleridir. Heraklitos görüşleri, modern bilimin ilk adımları sayılmaktadır. İkinci adım olarak ise görünmez parçacıkların açıklamasını yapan Atomcu Felsefe gelecektir.

Son elementi ise;  “toprak” olarak Ksenophanes tamamlamıştır. Ksenophanes sadece felsefe değil, siyaset üzerine de eğilmiş ve acımasız eleştiriler yapan bir şair ve ilahiyatçıdır. Yirmili yaşlarda doğduğu kent olan Kolophon’dan kovulan Ksenophanes, 67 yıl boyunca şiir okuyarak dünyayı dolaşmıştır. İtalya’da  Elea’da yerleşmiş ve kendi felsefe derslerini vermiştir. Ona göre temel element topraktır “Çünkü her şey toprakta hayat bulmuştur ve toprakta son bulacaktır.”

Elementler üzerine tüm görüşler ise Empedokles’in dört ana madde kuramının oluşumuna temel teşkil etmişlerdir. Empedokles için “Su, hava, ateş, toprak” evrenin kökleridir. Bu kökler ya da bu ögeler (arkhe) birbiri ile karışarak evrenin yüzünü oluşturmuşlardır.

Empedokles’e göre dört element; Sevgi (Philia) ve Nefret (Neikos) karşıtlığıyla birleşir ve ayrılırlar. Çünkü sevgi, elementleri bir araya getirir. Nefret ise bunları ayırır. Gün olur bu elementlerin bir çoğu biraraya gelerek tek bir şeyi doğurur, gün olur tek bir bütün halindeyken bir çok şeye ayrılırlar ve bu durum sonsuz şekilde sürüp gider.

Sevgiyle Kalın
Birsen SUNGURAY

Satürn ve Jüpiter Kova Burcu’nda Kavuşumda


Merhabalar Dostlar,
Satürn ve Jüpiter Kova burcunda kavuşumda

🌸 Sahibkıran da denilen kavuşum önemli lider ve rehber haritalarında görülüyor.

🌸 Kova da olması ise; İki zaman yöneticisi olduğundan etkilerini kuşakları etkileyen şekilde gösterecektir.

🌸 Hava elementinde olan bu göksel müdahale; özellikle zeka, entellektüel konular ve mantık üzerine düzenlemeler getirmesini bekliyorum. Zaten şu dönemde, sağ duyu ve kolektifi düşünen bir zihinsel yaşam konusunda ciddi eksiklik hissediyoruz.

🌸 Kova da klasik yönetici olduğu için Satürn’ün daha iyicil özellikleri öne çıkacaktır. Ama Satürn daima öğretir ve bunu da imtihan ederek yapar, bu nedenle verdiği dersleri anlayıp, çaba göstermek dışında herhangi bir yola sahip değiliz. Jüpiter ise burda etkileri büyüten çoğaltan tarzda olacaktır. Ayrıca Oğlak’ta bürokrasinin kendine ve koltuğa verdiği şansı, bu sefer sokakta bulunan insana, halk kitleleri için yöneltecektir. Ancak tam olarak gücün değiştiğini söylemek doğru olmaz, çünkü bunun için Plüton’un, Kova transitine girmesini beklemek gerekiyor.

🌸 Kova Burcu Transitinde;
Her burç karşılıklı akslar şeklinde çalışıyor, bu nedenle Aslan burcu özelliklerimizi ciddi kontrol altında ve doğru şekilde kullanmamız gerekiyor. Egomuza, İlgi görme, lüks, marka takıntısı gibi konulara sınırlar koymanın tam zamanları…
Aslanların ilk derecesi içinde doğanlar, gezegenleri olanlar karşıt alacakları için daha fazla bu durumlardan etkilenecektir.
Kova’nın modern yöneticisi Uranüs ise Boğa da olduğundan doğa, toprak, beslenme konuları daha önem kazanacaktır.

🌸 Astroloji ise yine öne çıkacak ve daha fazla ciddiye alınmaya başlandığı bir döneme giriyor, bu nedenle Astroloji alanından da dostlara daha özenli olmak gerektiğini hatırlatmak istiyorum naçizane…

🌸 Gökyüzü, uzay, dünya dışı yaşam önümüzdeki dönemde gündemimizde olacaktır.
Havacılık alanı başta olmak üzere çok fazla icatlar ve yeniliklerle karşılaşacağız.
Mühendislik alanları, üniversitelerde çok fazla yükselişe geçebilirler.
Tıp alanında ise özellikle Genetik konusunda büyük bir sıçramalar gelebilir.

🌸Kova Burcu, devrimdir ama devrimler kolay gerçekleşmez, sancılı olur yine bunu da not düşmekte fayda görüyorum.
Kova Burcu içinde; sokakta ki kalabalıklar söz konusudur. Tıpkı Fransız devriminde olduğu gibi Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik konuları hiç bir dönemde olmadığı kadar önemli olacaktır.
Bundan uzak tüm yaklaşımlar şiddetli karşılıklar görecektir. Kova doğasında olan İsyan mevzu çok daha kolay şekilde açığa çıkacaktır.

🌸Sahibkıran etkisi nedenli, Kova tarzında, halka yakın olan, entellektüel, bisiklete binen liderlerin dünyada çoğaldığını, rağbet gördüğüne ileri günlerde tanık olabiliriz.

🌸 Resmi olmayan gruplar Kova konusu olduğundan; hepimiz için ‘arkadaş’ konusu önemli olacaktır.

Bugün haberlerde dernekleri sınırlayan bir kanun karşıma çıktı. Tam Kova’ya merhaba diyen Satürn dedim, kendime :)

Sivil toplum kuruluşları gerçekten özellikle yardım faaliyetleri ve çeşitli felaketlerde, özverili şekilde bulunuyorlar. Bu nedenle bu sınırlayan etki mutlaka niyete göre kader biçilerek devamı gelecektir.

Şimdilik bu kadar
Sevgiyle Kalın
Birsen Sunguray

İMKANSIZ MERDİVENLER


Penrose merdiveni veya imkansız merdiven, Lionel Penrose ve oğlu Roger Penrose tarafından oluşturulmuştur.

Penrose merdiveni, Penrose üçgeni üzerine yapılan bir varyasyon çalışmadır. Bu nedenle öncelikle Penrose üçgenine bakmak gerekmektedir. İlk olarak İsveçli grafik sanatçısı Oscar Reutersvard tarafından oluşturulan üçgen, bir tribar olan nesnedir. Oscar Reutersvard, uygulanabilir görünen ancak fiziksel olarak inşa edilemez, 3D çizimler alanında öncülük eden bir sanatçıdır.

Penrose üçgeni; katı köşelerinde dik açılarla çiftler halinde bir araya gelen üç düz kirişden yapılmıştır. Bu özelliklerin yapımı, üç boyutlu bir nesne olarak fark edilemez ve ilüzyonel üçgen olarak görünür.

“İmkansız üçgen” için Doğu Perth, Avustralya’da bulunan heykel, Penrose üçgenini güzel şekilde göstermektedir.

Psikiyatrist Lionel Penrose ve matematikçi oğlu Roger Penrose; 1934’de tanımlanan çalışma üzerine eğilerek, fiziksel imkansızlığı ifade eden Penrose merdivenini kurgulamışlardır.

Penrose “imkansızlığın en saf formu” olarak tanımladığı üçgen üzerine çalışarak dörtgen, beşgen, altıgen ve sekizgen de geliştirmişlerdir. Çalışma 1950’lerde giderek popüler hale gelmiş ve birçok sanatçı üzerine kendi çalışmalarında yapmışlardır.

Penrose merdiveni çalışması, Roger Penrose’un, imkansız üçgen üzerine çalışmasını alıp matematik olarak geliştirmesi ile başlamıştır. Tam tanım olarak ise 1959’da Penrose merdivenini ortaya koymuşlardır. Penrose üçgeninin bir türü olan Penrose merdiveni; 4 defa 90 derece dönüş yapan merdivenlerden oluşur. Penrose merdivene tırmanan kişi, merdivenleri sonsuza dek iner ve azsa yukarıya gidemez. Gerçek fiziksel dünyamızda böyle bir merdiven mümkün değildir.

Baba ve oğul Penrose, yazdıkları makalelerinde, “Penrose merdivenini” şu şekilde anlatmışlardır; “Penrose merdiveni yapısının her parçası iki kat arasındaki merdivenlerde temsil ettiği için kabul edilebilir, fakat merdivenlerin bağlantısının görüntüsü bir bütün olarak tutarsızdır; merdivenler saat yönünde sürekli olarak alçalmaktadırlar.”

Penrose merdiveni gibi kendi çalışmalarını ortaya koyan bir başka “imkansız merdiven” sanatçısı ise Hollandalı Maurits Cornelis Escher’dir. Escher, çalışmalarını Penrose’lar ile yaklaşık aynı zamanlarda yapmıştır. Ayrıca çalışmalarını ve birbirlerine göndererek etkileşim halinde geliştirmişlerdir. Escher, mimar kökenli bir sanatçıdır ve eserlerinde öncü matematiksel çalışmalara imza atmıştır. Eserleri özellikle “sonsuzluk” başta olmak üzere soyut kavramlara can vermiştir. Kendisi yaptığı deniz yolculuğu esnasında, El Hamra ziyareti ile büyük bir dönüşüme uğrayarak daha önceden eserlerini somut kavramlar üzerinde ele alırken, soyut matematiksel fikir manzaraları yapmaya başladı.

Lionel Penrose, imkansız üçgen ve imkansız merdiven için yaptığı taslakları, Escher’e göndererek kendi keşiflerini yapması adına destek olmuştur. Escher; Waterfall (şelale) eserinde aralıksız hareketleri ve Ascending and Descending’te (çıkış ve iniş) keşişlerin bitmeyen yürüyüşünü kullanmıştır. Escher, hiçbir şeyin mantıklı olmadığı ama matematiksel olduğu dünyasını şöyle açıklamıştır; “Kaosa tapıyoruz, çünkü düzen üretmeyi seviyoruz.”

Sevgiyle Kalın
Birsen SUNGURAY

MUDRALAR

“mudra” sözcüğü Sanskritçe kökenli bir sözcük olup, dilimizde; mühür, sembol, manevi jest, parmakların duruşu gibi anlamlara gelmektedir. Mudralar,  ruh halinin ve algının, konsatrasyon ve bilincin derinleşmesi ile uygulanan el ve el parmaklarının özel duruşlarıdır. El ve el parmaklarının özel duruşları farklı farklı kombinasyonlardan oluşur. Hem  beden, hem  ruhsal sağlık beraberinde daha üst amaç olarak insan bilincinin yükselmesi amaçlanır. Mudraları uygulayan kişi, kendi bütünlüğünü evrensel birliğe katma amacıyla mudra uygular.

Mudralar, başta Uzakdoğu olmak üzere bir çok inanış içinde çeşitli şekillerde ve binlerce yıldır kendine yer etmiştir. Tibet  Budizmi içinde ise; Mandalalar, Mantralar ve Mudralar özel yere sahiptir. Mudralar, Tibet Budizmi literatüründe nihai arınmayı elde etmeyi, doğum, ölü ızdırabından nihai kurtuluşu ifade etmesiyle Buddhalık yoluna ulaşmanın önemli bir merhalesi kabul edilir. Parmakların ve ellerin çeşitli pozisyonlarda bulunmasıyla oluşan her bir mudra, aydınlanmanın temsili olarak Buddhaların, Buddha adaylarının ve ilahi olan Tanrıların güçlerinin ifadesi olarak karşımıza çıkar.

Mudra tek elle çalışılıyorsa ASAMYUKA, iki elle çalışılıyorsa SAMYUKA adı verilir. Mudra uygulamalarında sağ el; Tanrısal boyutu temsil eder. Gözlemin, sununun, şefkat bilincinin sembolüdür. Pozitif polariteye sahiptir, maskülendir. Sağ el, Güneş ile ilişkilidir. Deneyüstü bilgiyi temsil ederken, bu bilgi; ayna bilgisi, eşitlik bilgisi, derin anlayış bilgisi, mükemmellik bilgisine köprü görevi görür.
Sol el ise; insanlık dünyasını temsil eder. Aktif zihnin kontrol edilebilmesi, niyetin düşünülmesi, kutsanma, prensip, geçici realite, izlemek, içsel hatırlama ve sevgi sembolüdür. Feminen ve negatif polariteye sahiptir. Ay’ı temsil eder.

Her parmak beş elementin birini temsil eder. Baş parmak ateş elementi, işaret parmağı hava  elementi, orta parmak eter elementi, yüzük parmak toprak elementi ve serçe parmak su elementini temsil ediyor. Ayrıca her parmak için ayrı anlamlar yüklüdür. Baş parmak; sevgi, irade, mantık ve insan egosu ile ilişkilidir. İşaret parmak; iktidar, şehvet, kendine güven,bilgi ve bilgelikle ilgilidir. Orta parmak; hayatta bir denge oluşturmak, sabır ve kontrol yeteneğiyle bağlantılıdır. Yüzük parmak; sağlık, hayat enerjisi ve aktivitesi ile bağlantılıdır. Serçe parmak ise; yaratıcılık, güzellikleri görmek ve yetenek ile ilişkilidir.

Beş element kendi yönetiminde olan zamanla da bağlı olarak çalışmaktadır. Buna Tattva (gerçeklik) denilmektedir. İçerik olarak işaret ettiği bilinci anlamlandırırlar.

Tattvalar sıralanış olarak şu şekildedir;
Privithi Tattva; sabah saatlerini kapsar. Yüzük parmağı ve toprak elementini ifade eder. Toprak, çevre ve dünyasal kazanımlar bu zaman dilimi ile uyumludur.

Vaayu Tattva; öğle saatlerini kapsar. Hava elementi ve işaret parmağı ile uyumludur. Simgesi mavi bir dairedir. Bu tattvada, grup dinamiği, sosyalleşme ve akılcılık ile ilgili konular destekleniyor olacaktır.

Apas Tattva; ikindiye denk gelen zamanları kapsar. Su elementi ve serçe parmak ile bağlıdır. Kişi üzerinde arındırıcı ve dönüştürücüdür. Renk olarak açık mavi  ve sedef rengi ile ilişkili güce sahiptir.

 Agni Tattva; akşam saatlerini kapsayan tattvadır. Ateş elementi ve baş parmak ile bağlantılı güce sahiptir. Rengi kırmızıdır. Kişinin enerjisi ile ilgilidir.

Akacha Tattva; Eter elementi,  yatsı olarak bilinen zamana denk gelmektedir. Orta parmakla ilişkilidir.  İçsel özgürlük ve ruhsal gelişmişlik adına uyumlu bilinç hali yaratmaktadır.

Kaynaklar;
Uğur Uzunkaya, Mehmet Ölmez, “Eski Uygurcada Mudralar”

Gertrud Hirschi, “Parmak Yogası” 

Onur Güven, “Okult Astroloji Ders Notları”  

Sevgiyle Kalın

Birsen SUNGURAY

BORİS VİAN ve GÜNLERİN KÖPÜĞÜ

Boris Vian,  1959’da öldüğünde lanetlenmiş bir yazardı. İçinde yaşadığı toplumun değerleri ve kutsallık atfedilen kurumları için sakıncalı görülen yazar, kendi toplumu tarafından red edilmiş ve  dışlanmıştı. Cenazesi tıpkı “Günlerin Köpüğü” nün son bölümünde olduğu gibi kimsesiz ve yoksulluk içinde gerçekleşti.

Efsanesi ise ölümü sonrasında başladı. Le Monde, 1970’lerde “Nasıl Klasik Olunur?” ve “Boris Vian Fenomeni”  başlıklı iki yazı yayınladı. Yine 70’lerde liseli gençlerin arasında giderek popüler bir isim olmasıyla ünü büyüdü. “Yürek Söken” isimli eseri,  yaygın okunan bir eser olurken  “Günlerin Köpüğü” ise okul programları içinde tavsiye edilecek kadar resmikabul gördü. Ancak bu resmikabule, yeteneğinin büyüklüğü açısından bakarsak,  mutlaka dar bir bakış olacaktır. Çünkü  Boris Vian’ ın “Günlerin Köpüğü” eseri aynı zamanda modern romanın başlangıcı kabul ediliyor.

Boris Vian, 39 yıllık kısa yaşantısını, isyankâr ve üretken bir  şekilde hem yazın alanından hem de müzik alanından yüzlerce eserle doldurmuştur.  Güzel bir aile yaşamı ve çocukluk yaşayan Boris Vian, eğitimini mühendislik üzerine aldı. Ancak çalıştığı işler; müzisyenlik, yazarlık, oyunculuk, çevirmenlik, öğretmenlik olmuştur. Tutkusunu ise her zaman “Jazz” olarak açıklamıştır. Küçük yaşlarda trompet çalmaya başlamış, kardeşleri ile kurduğu trio ile konserler vermiştir. Kalp yetmezliği nedeniyle bozulan sağlığından ötürü yazarlık ikinci tutkusu oldu. Kısa ömründen, yazar olarak; 15 roman ve hikaye kitabı, 10 tiyatro oyunu, 5 şiir, 2 deneme kitabı ve 400’ün üzerinde şarkı sözüne imza atarak ayrıldı. Özellikle romanlarında,  tabu deviren etkisinden dolayı anlaşılamamak ve yargılanmak en çok karşılaştığı sorunlardan olduğundan, bazı eserlerini takma isimle yazmak zorunda kalmıştır. Yazar 1946’da yazdığı “Mezarlarınıza Tüküreceğim” ile ilişkili bir suç nedeniyle dört yıllık mahkumiyette aldı. 1956’da vefat eden Vian, zamanının çok ötesinde aceleyle yaşamış ve yazmıştır. Kendisini yazmaya iten nedenler olarak ise; düzen karşıtlığı ve bu karşıtlığı alaycı, düşsel dünyası ile iletebilmesidir diyebiliriz.

“Günlerin Köpüğü” romanını, Boris Vian sadece iki günde yazmıştır. Tıpkı çok sevdiği Jazz müziğinde olduğu gibi doğaçlama yazılmış bir eserdir. Yazma konusunda ki, analitik dehasını ise roman boyunca adeta konuşturmuştur. Kelimeleri,  gerek anlamsal boyutta gerek dil bilgisini alt üst ederek farklı tarzıyla kullanmıştır. “Günlerin Köpüğü”  başlığı ile bile baştan somut bir imajinasyon yaratmaktadır. Kitabın tamamı ince detaylarda; imgeler, metaforlar ve birçok göndermelerle kaplıdır. Işıl ışıl ve pembe pamuk şeker tadında  bir aşk olarak başlayan roman da; aşk, evlilik, dostluk, takıntılar ve insan  ilişkileri, sürreal ve absürt şekilde işlenmiştir. Colin ve Chloe’nin aşkı, muhteşem bir evlenme sonrasında, Chloe’nin göğsünde bir nilüfer çiçeği açmasıyla gölgelenir, ağır bir havaya girer. Doğru ya, sevdiğimiz bir insan ancak bu şekilde hastalanabilir. Yazar, Chloe’yi iyileştirmek ve yaşatmak adına uğraşan  Colin’in  giderek yaşadığı maddi ve manevi daralmayı ise  odaların küçülmesi üzerinden şiirsel bir biçimde anlatmıştır. Zaten biz mutsuz olduğumuzda ev dedikleri,  üstümüze yürüyen dört duvardan başka nedir ki?

Boris Vian, Kitabın ön sözünde, her ne kadar fantastik ve masal gibi olsa da kitabının gerçeklere dayalı olduğunu belirtir ve şunları yazar; “Hayatta önemli olan, her şey hakkında önyargıya varabilmektir. Çünkü görüldüğü gibi topluluklar haksız ve kişiler her zaman haklıdır. Herhangi bir yaşama kuralı çıkarmamalı bundan: Kurallar deyim şekline dönüşmeden bile bağlanılacak güçte olmalıdır. Varolan iki şeydir aslında: Biri bütün kızlarla aşk yaşamak, öteki de New Orleans ya da Duke Ellington’un müziği. Geri kalan her şey kaybolmalıdır. Çünkü geri kalan her şey çirkindir ve şu birkaç sayfa bunu doğrulamak için yazılmıştır. Güçlüdür, çünkü yaşanmış bir olayı anlatır. Yaşanmış bir olaydır, çünkü başından sonuna kadar ben düşündüm bunu. Gerçeğin, ısıtılmış ve eğimli bir atmosfer içinde, düzensiz kıvrımları ve bükümleri olan bir yüzey üstüne yansıtılması yoluyla elde edilmiştir. Görüyorsunuz ya, hiç de açıklamakta sakınca görmediğim bir yol, eğer yol varsa.”

Sevgiyle Kalın
Birsen SUNGURAY

DUVAK

“Bazen en uzak yolculuk, iki insan arasındaki mesafedir” The Painted Weil “Duvak” Somerset Maugham ait “The Painted Weil” (Boyalı Peçe) romanından uyarlanan bir filmdir. Kelime olarak aslen düğün ve cenazelerde kullanılan örtü anlamında kullanılır.

Filmde ise; “örtü” olarak, kendimiz adına sakladığımız en kişisel yönlerimiz ve olanı değil, olmasını istediğimiz şekilde gördüğümüz beraberliklerimiz için bir metafor olarak kullanılmıştır.

Film 2006’da çekilmiş olup, başrollerinde oynayan, Naomi Watts ve Edward Norton aynı zamanda filmin yapımcılığında üstlenmişler. İkilinin film boyunca yine çok üst düzeyde bir oyunculuk sergiledikleri de söylemek lazım…

Edward Norton, Dr. Walter Fane rolünde sakin, planlı ve kararlı bir karakter çıkarmışken, Naomi Watts ise duygusal, bencil bir kişilikten, güçlü bir karaktere doğru yolculuk yapıyor.

Zaten filmin ana temasında bulunan; iki insanın birbirlerine duydukları, baskıcı mecburiyete rağmen, güzellikler yaratabilmeleri son derece düşündürücüdür. Çünkü çoğu kez başta sevdiğimiz insanlar olmak üzere İnsanları olduğu gibi değil kendi renklerimize oynadığımız bir peçenin arkasına görüyoruz ve bu da aslında çift taraflı körlüktür.

Sadece “ben” bilgisi ve “biz” bilgisi içinde etkileşimlerle birbirimize ve bizzat kendimize yolculuklar yaparız ya da kaçarız…

Film konusu içinde; 1920’lerde mikrobiyoloji uzmanı Dr. Walter Fane sosyetik bir güzel olan Kitty Garstin ile evlenir. Ancak Dr Walter Fane görevi nedeniyle Şanghay‘a gönderilir. Evlilik için de mutluluğu bulamayan Kitty eşini, Liev Schreiber ile aldatır. Bu durumu fark eden Dr. Fane, Çin‘in merkezine uzak bir köy olan Mei- tan-fu’da kolera salgını olması nedeniyle gönüllü olur.

Film bu çekimi ile Somerset Maugham’un roman uyarlamasının üçüncü uyarlaması oluyor. Birbirinden güzel Çin görüntülerine sahip filmde; yaşanan kolera trajedisi beraberinde insan hikâyeleri çok güzel işlenmiştir.

İnsanların kriz zamanları neler yapabildikleri ve asıl bu kriz zamanlarında insanların içindeki; uyuyan kahramanın ya da çöreklenmiş kötülüğün ayağa kalktığını, gücümüzün hayat ve ölüm ekseninde denendiğini film boyunca hissediyoruz.

Sevgiyle Kalın
Birsen SUNGURAY

HENRY DAVİD THOREAU ve SİVİL İTAATSİZLİK


Henry D. Thoreau :)
Doğum günü, İyi ki bu dünyadan geçmiş denilen isimlerden :) İlk olarak kendisiyle aşağıda yer verdiğim alıntı ile karşılaştım; ‘Ölü ozanlar derneği’ filminde ve sanırım bir çoğumuz da hatırlayacaktır;
“Ormana gittim. Çünkü bilinçli yaşamak istiyordum. Hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum. Yaşam dolu olmayan her şeyi bozguna uğratmak için. Ve ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu fark etmek için.”

Henry David Thoreau  (1817 – 1862)  Amerikalı bir filozoftur.  Okul döneminde transandalizme ilgi duyan Thoreau,  daha sonra bu akımın kurucusu Ralph Waldo Emerson’la tanışıp yakın dost olmuştur. Waldo Emerson ve çevresi ile kölelik karşıtı bir ortamda bulunmuş, karşılıklı birbirlerini desteklemişlerdir. Önemli eserlerinden bazılarını Emerson’a ait Walden gölü kenarında bulunan bir kulübede yazmıştır.
Thoreau için doğaya ait olma, sadelik çok önemli ve “birey” çok değerlidir. Ancak bakış açısı içinde bunlar İlahi olanın tezahürleridir. H.D.Thoreau’a ait en etkili eser ise “Sivil İtaatsizlik” tir. Bu eser Thoreau’nun  ‘’Kelle Vergisi” olarak bilinen vergiyi savaş karşıtlığı nedeniyle vermemesi ve  olaylı şekilde hapse atılması üzerine kendisi tarafından kaleme alınmıştır. Ancak istememesine rağmen hapis cezası yakınları tarafından ödenerek sadece bir gece hapiste yatar. Kendisini görmeye gelen Waldo Emerson’la şöyle konuştuğu anlatılır;
-Henry neden buradasın?
-Waldo sen neden burada değilsin?
Henry D. Thoreau,  sivil itaatsizlik’te şöyle der “En iyi yönetim en az yönetendir. Ancak kendilerini ‘yönetimin tümüyle kaldırılması için uğraşanlar’ olarak isimlendirenlerden farklı olarak yönetimin ortaya çıkmasını istiyorum” Thoreau’a ait “Sivil İtaatsizlik” metni aynı zamanda  bir çok kişiye ilham olmuştur. Bunların başında Mahatma Gandhi geliyor. Gandhi,  neredeyse hayatının tümünde sivil itaatsizlik konusunu merkeze koyarak yaşamıştır. Bunun en net örneği ise; İngiliz yönetiminin tuz yapımını yasaklaması üzerine verdiği mücadeledir. Yine sivil itaatsizlik için;  Danimarka’da,  II. Dünya savaşı esnasında gerçekleşmiş bazı olaylar vardır. Nazi yönetiminin Yahudileri ayırmak için üzerinde sarı yıldız olan kıyafeti zorunlu yapması üzerine, Kralları dahil tüm Danimarka halkı üzerinde sarı yıldız olan kıyafet giymişlerdir. Ayrıca John Lennon’ı yine bu konu ile beraber anmak gerekir, dünyayı değiştiren isimlerden biri  olarak…

Sevgiler
Birsen SUNGURAY

Boris Pasternak ve Dr.Jivago Üzerine

Boris Pasternak

Boris Pasternak, Rus şair, yazar, çevirmendir. Bizler, her ne kadar Doktor Jivago ile kendisini romancı kimliği üzerinden tanısak bile aslında en çok öne çıkan kimliği şair kimliğidir.

Pasternak, birçok önemli ismin eserlerini Rusçaya çevirdiği dönemde bir roman yazar ve bu roman ise Doktor Jivago dur. 1956’da çeşitli yayıncıları tanıdığı halde ağır sistem eleştirisi nedeniyle kitabı geri çevrilir ve basılamaz. Ancak yurtdışına kitabı yayınlanması için gönderir ve kitap aynı zamanda ABD’den editör isimlerin eline geçer. Soğuk Savaş dönemi itibariyle; havası gereği roman taslağı en son CIA ulaşır. Sonrasında CIA’in yayına destek olmasıyla kitap İtalya’da basılır. Kitap artık Rus devrimi ve aşk üzerine destansı bir kitap olmanın ötesinde siyasal bir niteliğe ulaşmış bir propaganda ve istihbarat mücadelesine dönüşmüştür.

1957 yılında Doktor Jivago anadilinde Rusya’da da basılır. Sonrasında ise Nobel alır. Ancak Boris Pasternak yurttaşlıktan çıkarılma korkusu yüzünden ödülü kabul etmez.

Sevgiler Herkese
Birsen SUNGURAY

Kaynak:
Jivago Vakası / Peter Finn – Petra Couvee

O sen miydin?

Siyah önlülklü ilkokul çocukları

Adam 48 yıl önceki ilkokul öğretmenini parkta görünce, utanarak yanına yaklaşıp:
– Hocam beni tanıdınız mı? dedi.
İhtiyar öğretmen:
– Hayır tanımadım.
Adam:
– Hocam nasıl tanımazsınız? Ben ilkokul öğrenciniz M…. Hocam, hani sınıfımızda bir arkadaşın saati kaybolmuştu. Onu ben almıştım. Siz de; “herkes kalksın ve ellerini tahtaya dayasın, arama yapacağım!” demiştiniz. Ben utanmış ve çok korkmuştum. Sizin ve arkadaşlarımın yüzüne nasıl bakacağım diye soğuk terler döküyordum…
Sizden bir komut daha geldi.
“Şimdi herkes gözlerini kapatsın!”
Ortalarda bir yerdeydim. Aranma sırası bana gelmişti. Saati cebimden sessizce almış, devamla, aynı sessizlik içinde son arkadaşa kadar aramayı sürdürmüştünüz. Sonra bizi yerimize oturtup, bana ve hiç kimseye hiç bir şey söylemeden saati sahibine vermiştiniz.
Büyüdükçe içimde büyüttüm bu davranışınızı… Hocam, ben şimdi 60 yaşındayım. Düşünüyorum da şu hayattaki en büyük dersi, o gün sizden almışım. Her aklıma gelişinde sarsıldım ve her aklıma gelişinde kendimi sizden kalan erdemin koruyucu gölgesinde hissettim.
“Utancı bilerek yaşamak korkunç…
Daha da korkuncu, bilerek yaşatmak,” derler..
Hocam siz bana o utancı yaşatmadınız.
Yaşasaydım unutur muydum, doğrusu bilmiyorum. Ama beni utandırmamanızı hiç unutmadım Hocam. Şimdi hatırladınız mı beni?
İhtiyar öğretmen yan yana oturdukları bankta öğrencisine yaslanarak:
– O olayı ertesi gün unutmuştum ben. Şimdi sen anlatınca hatırladım. Sizlere “gözlerinizi kapatın” dediğimde ben de gözlerimi kapatmıştım. Saatin kimin cebinden çıktığını bilmemeli, görmemeliydim. O yaştaki her çocuğun düşebileceği yanılgıya düşen bir öğrencime karşı içimde bir yargı oluşsun istememiştim.
O sen miydin?

Spinoza’nın Tanrı’sı:

Spinoza

Einstein’a bir konferansta Tanrı’ya inanıp inanmadığını sorarlar, işte cevabı:
“Spinoza’nın Tanrı’sına inanıyorum!”

Baruch de Spinoza, Descartes ile birlikte yüzyılın felsefesinin üç büyük rasyonalistinden biri olarak kabul edilir.

İşte Spinoza’nın tanrısı ya da doğası:

Tanrı şöyle derdi:

  • Dua etmeyi ve göğsüne yumruk atmayı bırak! Yapmanı istediğim şey, dünyaya çıkıp hayatının tadını çıkarman.Eğlenmeni, şarkı söylemeni ve senin için yaptığım her şeyin tadını çıkarmanı istiyorum.
  • Kendi inşa ettiğin ve benim evim olduğunu söylediğin o soğuk, karanlık tapınaklara gitmeyi bırak.
  • Evim dağlarda, ormanda, nehirlerde, göllerde, plajlarda. Yaşadığım yer ve sana olan aşkımı orada ifade ediyorum.
  • Sefil hayatın için beni suçlamayı bırak; sana hiçbir zaman yanlış biri olduğunu ya da günahkar olduğunu ya da cinselliğinin kötü bir şey olduğunu söylemedim!
  • Seks sana verdiğim ve aşkını, sevincini ifade edebileceğin bir hediyedir. O yüzden seni inandırdıkları her şey için beni suçlama.
  • Benimle hiçbir ilgisi olmayan sözde kutsal yazıları okumayı bırak. Gün doğumunda, bir manzarada, arkadaşlarının gözlerinde, küçük oğlunun gözlerinde beni okuyamıyorsan, Beni hiçbir kitapta bulamazsın!
  • Güven bana ve benden istemeyi bırak. Bana işimi nasıl yapacağımı mı söyleyeceksin?
  • Benden bu kadar korkmayı bırak. Seni yargılamıyorum, eleştirmiyorum, sinirlenmiyorum, rahatsız etmiyorum, cezalandırmıyorum. Ben saf aşkım.
  • Benden özür dilemeyi bırak, affedilecek bir şey yok. Eğer seni ben yaptıysam… seni tutkuyla, sınırlamalarla, zevklerle, duygularla, ihtiyaçlarla, tutarsızlıklarla… Özgür iradeyle doldurdum… Senin içine koyduğum bir şeye cevap verirsen seni nasıl suçlayabilirim? Seni olduğun gibi olduğun için nasıl cezalandırabilirim? Sence tüm çocuklarıma sonsuza kadar kötü davranan bir yer yaratabilir miyim? Nasıl bir tanrı bunu yapabilir?
  • Her türlü emirleri unut, her türlü yasayı unut; bunlar seni manipüle etmek için, seni kontrol etmek için, sadece senin içine suçluluk duyguları yerleştirip seni manipüle ve kontrol etmek isteyenlerin işi.
  • Benzerlerine saygı göster ve kendin için istemediğin şeyi yapma. Senden tek istediğim hayatına dikkat etmen, uyarı durumunun rehberin olması.
  • Sevgilim, bu hayat bir test değil, bir basamak, bir adım, ne bir prova, ne de cennete doğru bir başlangıç. Bu hayat şu anda yaşanıyor ve şu an senin ihtiyacın olan tek şey.
  • Seni tamamen özgür kıldım, ödül yok, ceza yok, günahlar yok, erdem yok, kimse skor taşımıyor, kimse kayıt tutmuyor. Hayatında bir cennet veya cehennem yaratmak için kesinlikle özgürsün.
  • Bu hayattan sonra bir şey olup olmadığını söyleyemem ama sana bir tavsiye verebilirim. Olmamış gibi yaşa. Sanki bu senin zevk almak, sevmek, var olmak için tek şansın.
  • Yani eğer hiçbir şey yoksa, sana verdiğim fırsattan zevk almış olacaksın. Ve eğer varsa, sana iyi mi kötü mü diye sormayacağım, sana soracağım beğendin mi? Eğlendin mi? En çok neyi beğendin? Ne öğrendin?
  • Bana inanmayı bırak; inanmak tahmin etmek, hayal etmektir. Bana inanmanı istemiyorum, beni kendinde hissetmeni istiyorum. Sevgilini öptüğünde beni hissetmeni istiyorum, küçük kızını yatırdığında, köpeğini okşadığında, denizde banyo yaparken.
  • Beni övmeyi bırak. Bencil bir tanrı olduğumu nasıl düşünürsün?
  • Övülmekten sıkıldım, teşekkür edilmekten bıktım. Minnettar hissediyor musun? Bunu kendine, sağlığına, ilişkilerine sor. dünyaya göz kulak ol. İzlendiğini mi hissediyorsun?… Neşeni ifade et! Beni övmenin yolu bu.
  • İşleri zorlaştırmayı bırak ve benim hakkımda sana öğrettiklerini tekrar etmeyi bırak.
  • Emin olman gereken tek şey burada olduğun, yaşadığın, bu dünya harikalarla dolu.
  • Neden daha fazla mucizeye ihtiyacın var? Neden bu kadar çok açıklama var?
  • Beni dışında arama, beni dışta bulamayacaksın. Beni içinde bul işte buradayım, senin içinde atıyorum

Kalbin Yargılanması

Eski Mısır medeniyeti,  tarihin en gizemli ve ihtişamlı uygarlıklarından biridir. Geçmişin kadim uygarlıklarını ve bilgelik içeriklerini anlamadan, bu gün sahip olduğumuz medeniyeti anlama şansımız ise söz konusu değildir. Tüm eski uygarlıkları incelerken ise; iki önemli sorunla karşı karşıya geliriz. Bunlardan birincisi; Şu anda var olan değerler sistemimiz çerçevesinde düşünerek sadece kendi gölgemiz kadar görebilmemizdir. Diğer sorunsal ise; aşırı kutuplu şekilde, eski uygarlığı sadece özel, istediğimiz yönleri ile görerek bir nevi iyi veya kötü taraf konumuna düşmemizdir. Konu ise Eski Mısır olunca; sembolojik anlatımlar ve mitolojik olaylar örgüsü kaotik bir şekilde önümüze serilmektedir. Ancak Eski Mısır uygarlığı içinde sunulan anlatımların tümünde, arka planda ciddi bir felsefik yapı ve akış olduğunu anlamak, berrak görmemiz için kolaylık sağlayacaktır.

Bu uygarlığı böylesine özel yapanların başında günlük hayat dışında; varoluş, yaşamın başlangıcı, ölüm gibi derin soruları hayatın içine alıp bunların getirdiği içeriği adeta merkeze almalarıdır.

Eski Mısır inanışı üzerine en çok bilgi veren kaynakların başına “Mısır Ölüler Kitabını” koyabiliriz. Bu metin zannedildiğinin aksine, ölüleri diriltmek amacıyla oluşturulmuş bir metin değil, tam tersi yaşam sonrasında, ölen ruhların yolculuğu için rehberlik etme amacıyla yazılmış sembolojik ve kutsal metinlerdir. Mısır Ölüler kitabı, ruhun saflaşması, arınması ile aydınlığa ulaşması amacıyla yazılmıştır.

Mısır Ölüler kitabı için ilk metinlere 18. Hanedanlık döneminde rastlanılmıştır. Günümüze iletilmesi ise Albert Champdor’un Ani, Hunafer, Anhai papirüslerinden bir araya getirerek yaptığı çalışma sayesinde olmuştur.

Mısır Ölüler kitabı için ilk metinlere 18. Hanedanlık döneminde rastlanılmıştır. Günümüze iletilmesi ise Albert Champdor’un Ani, Hunafer, Anhai papirüslerinden bir araya getirerek yaptığı çalışma sayesinde olmuştur.

Mısır Ölüler kitabı üç farklı derleme şeklindedir. Bunlar; Heliopolis derlemesi, Sais derlemesi ve Teb derlemesi şeklindedir. Bilinen en eski metinler 453  Bab’dan oluşur. Kitabın Atlantis’ten göçen bilgelerin eğittiği, Mısır rahiplerine yazdırıldığına inanılmaktadır. Kitap hanedan dönemlerine göre lahitlere ve papirüslere yazılmış ve bu şekilde birleştirilmiştir. Eski Mısır uygarlığı dışında bir “Ölüler Kitabı” na sahip olan diğer uygarlık ise Tibet’tir.

Mısır Ölüler Kitabında var oluş şu şekilde anlatılıyor:
“Ne varlık, ne de yokluk vardı. Yukarıda ne uzay ve de gökyüzü vardı. Hareket eden neydi? Nerede ve kimin yönetiminde? Derin, dipsiz su mu vardı?
O zaman ne ölüm, ne ölümsüzlük, ne de geceyi gündüzden ayıracak bir belirti vardı. Bir, nefes almadan soluyordu. Kendiliğinden hareketli idi, ötesinde hiçbir şey mevcut değildi. Başlangıçta karanlıklar karanlıkları örtüyordu. Boşlukta hapsolmuş ‘’bir’’ sıcaklığın gücü ile vücut buldu.”

Bu sözler ile Mısır Ölüler Kitabı ilahi olandan  ‘Bir’ den ve başlangıçtan bahseder.

Mısır Ölüler Kitabının en ilgi çeken bölümleri arasında 125. Tılsım bölümü önemlidir. Bu bölüm “Ani Papirüsü” olarak da geçer. Orijinal metin şu anda İngiltere’de British Museum’da bulunmaktadır.

Kitap içinde; ölüm sonrasında fiziksel bedenini terk eden ruhun Ka’sıyla Amentet’e gittiği burada kendisini bir yargılama beklediği ve Osiris ve 42 yargıcı ile görüşeceği,  42 günahı ile bir yargılama olduğu, bu yargılanma için vicdanın çok önemli olduğu anlatılır. Bu yargılanma sonrası ise bazı ruhlar tekrar doğmaktadırlar ama bazıları ise yükselmiş ruhlar olarak Osiris ve İsis’in yanında yer alarak görevler alırlar.

Bağışlanma isteyen bölüm şu şekildedir:
“hiç kimseye kötülük etmedim.
yakınlarımı bahtsızlığa sürüklemedim.
gerçek evinde alçaklık etmedim.
kimseyi gücünün dışında çalıştırmadım.
benim yüzümden kimse korku duymadı,
yoksulluk ve acı çekmedi, bahtsız olmadı. tanrıların kötü gördükleri şeyleri hiç bir
zaman yapmadım.
kölelere kötü muamele etmedim ve ettirmedim. kimseyi aç bırakmadım.
kimseye göz yaşı döktürmedim.

kimseyi öldürmedim ve kimsenin
kahpece öldürülmesini emretmedim.
kimseye yalan söylemedim. hiç bir utandırıcı davranışta bulunmadım.
zina etmedim. yiyecekleri pahalı ve eksik satmadım. terazinin dirhemi üzerine hiç bir zaman elimi bastırmadım. teraziyle tartarken hiç bir zaman hile yapmadım.
süt çocuklarının ağızlarından sütü uzaklaştırmadım. hayvanları çalmadım.
tanrının kuşlarını avlamadım.
ölmüş balığı tutmadım. hiç bir arkın suyunu başka yöne çevirmedim.

ben temizim, temizim, temizim…“

Eserin,  yargılama bölümü “Kalbin Yargılanması” olarak da bilinir. Kalp, Mısır’da  sağduyu ve bilincinde merkezi olarak kabul edildiğinden, hayat sorumluluğumuz doğal olarak kalp ile ölçülecektir.

Bölüm  içinde;  Mısır Tanrılar Panteonundan birçoğundan bahsedilmektedir.  Tanrı ve Tanrıçaların ruhla olan ilişkileri, ruhun ölüm sonrası Osiris’in karşısına Anubis tarafından götürülmesi, Tanrıça Ma’at’a ait adalet ve doğruluk  tüyü ile kalbinin tartılması sembolojik şekilde anlatılmaktadır. Tartılma Tanrıça Ma’at’ın  “Hakikat Salonunda” gerçekleşmektedir. Maat’ ın sembolü “hakikat, denge, düzen, adalet ve doğruyu” simgeleyen tavus kuşu tüyüdür. Bu tartılma ve yargılanma sahnesi; bir kefesinde ölünün kalbi, diğer kefesinde bir tüyün var olduğu terazi ile temsil edilir. Tüyün kalpten hafif olması saf ve güçlü bir kalbe işarettir. Ve onu ölümsüzlerin arasına götürür. Bu yargılama esnasında tanıklar; Anubis ve Horus’tur. Bilgelik ve medeniyetin Tanrısı Thot, tartılma sonucunu ve tüm olan biteni yazarak, göksel kayıtlara işlemektedir.

Ruh, kalbini ise şöyle anlatır:
“ah, benim kalbim, dönüşümlerim için gerekli olan, atalardan gelen kalbim, terazilerin muhafızları önünde kendini benden ayırma, sen benim göğsümün içindeki kişiliğimsin, bedenlerimin üzerinde beni izleyen eşimsin.”

Kaynaklar; Albert Champdor, Mısır Ölüler Kitabı
Ergun Candan, Antik Mısır Sırları
 
Sevgiyle Kalın
Birsen SUNGURAY


Kahramanın Yolculuğu

Saygıyla…
Doğum günün kutlu olsun
Joseph Campbell çok sevdiğim bir isim :)
En bilinen eserleri arasında “Kahramanın sonsuz yolculuğu” vardır. Bu kitap üzerine düşüncelerimi deneme tarzında yorumladım. Dilerim beğenirsiniz, sevgiler

KAHRAMANLIK
Kahraman olarak tanımladığımız kişiler, gündelik dünyada kendi halinde yaşayan sıradan kişilerden oluşur ve bu kişilerde kahramanlara atfedilen özelliklerden neredeyse hiçbiri bulunmaz. Bu nedenle bu kişilerin bir kahraman biçimine dönüşmeleri birtakım sınavları başarıyla geçmelerine bağlıdır. Bazı kahramanların kaderleri ise daha doğarken çizilmiştir ve bunlar doğuştan itibaren birtakım doğaüstü güçlerle donanmışlardır. Dolayısıyla bu kahramanlar diğerlerinden farklıdırlar ve yazgıları onları kaçınılmaz olarak serüvenlere taşıyacaktır.
Sıradan kişinin ya da kadersel kahraman olan özel kişi, kahraman olabilmek için gündelik dünyasından koparak bir yolculuğa çıkması gerekmektedir. Tüm yolculuklar, biliriz ki hem içsel hem dışsal yaşanır. Tüm kahramanlar bu yolculuklarını üç aşama ile ayrılma, mücadele ve dönüş olarak yaşarlar. Kahramanlar, önce maceraya çağrıyı duyarlar ve alışık oldukları düzeni terk ederek yola çıkarlar. Eşik bir kez aşıldıktan sonra zorlu engeller, mucizevi yardımlarla dolu düşsel bir yolculuk başlar. Kahraman, yolculuktaki sınavlarda daha önce edindiği birçok şeyden vazgeçer, değişir, arınır ve büyür. Macera sona erdiğinde kahramanın son sınavı; geri dönüp, öğrendiklerini topluma geri vermektir. Büyük uğraşlarla kazanılan ödül paylaşılmalı, topluluğun dönüşümü için hizmete sokulmalıdır.
Kahramanlar yeteneklidirler ve şimdiki, çözülen toplumdan ve ruhtan değil, toplumun yeniden doğduğu tükenmez kaynaktandırlar. Kahraman çağdaş bir insan olarak ölmüştür; fakat evrensel ve ebedi bir insan olarak yeniden doğmuştur. Onun önemli görevi ve amacı, dönüşmüş olarak geri dönmek ve yenilenmiş yaşamdan aldığı dersi öğretmektir. Bir yönüyle de kahraman, hepimizin içinde saklı duran, yalnızca bilinmeyeni ve yaşama katılmayı bekleyen tanrısal yaratıcı ve kurtarıcının simgesidir. Kahramanın başarılı macerasının sonucu, yaşamın dünyanın gövdesine akışını çözmek ve serbest bırakmaktır.

CESARET ve KORKU
Kahramanlar, ya doğal olarak kahraman ya da sonradan bazı zincirleme olaylar neticesinde kahraman olabilirler. Ancak hepsi cesaret erdemine sahipler. Kahramanlık hikayelerin de cesaret ve korku karşılıklı dualite yaratsa da, aslında bu tamamen ilüzyonel bir durum. Çünkü; “korku” yu bir durum karşısında duyulan bir his olarak tanımlayabiliriz. Doğal kahramanlar, çok fazla hislerle uğraşmıyorlar, bizzat “durum” la uğraşıyorlar. Bu yüzden durum ortadan kalkınca korku da ortadan kalkıyor. Yani tamamen kahraman bakışında “hedef odaklı” olmak var diyebiliriz.
Bazı kahramanların ise cesaret bulabilmek için ruhunun yeraltına inmesi gerekiyor. Nasıl bir klişe mevcutsa “korkuyu yenmek için yüzleşmek gerekir şeklinde” aslında bir nevi buna benziyor gibi görünebilir, ama olan tam olarak bu kadar değil. Korkuyu bir değişim fırsatına çeviriyorlar. Nasıl dişi ağrıyan bir kişi, diş hekimine giderek tedavi olabilirse, korku işaret görevi görüyor. Kahramanının korkuları ile yüzleşmesi esas kendinde olan, zayıf yanları keşfetmesi ve bunları güçlendirmek için gelen denemelerle değişmesi, dönüşmesi içsel bütünlüğü yolunda ilerlemesini sağlıyor.

DENEMELER
Bir çoğumuz “deneme” yi başımıza gelen zorluklar, çözülmesi gereken sorunlar olarak tanımlayabiliriz. Hatta eski Hollywood filmlerinde, Tanrılar Olimpos’ta oturup insanların üzerine şimşekler gönderip, eğlenirler. Size garanti verebilirim ki böyle bir şey kesinlikle yok. Ya da tüm evren size garezi olduğu için denemeler göndermiyor. Aslında evren gayet dost canlısı, hatta bizi seviyor ;) Bir zinciri koparacak nasıl en zayıf halka ise, bir insanın bütünlüğünde de zayıf yanlar vardır ve onun güçlenmesi önündeki engellerdir, ruhunu tehdit ederler. Başımıza gelen denemelerle aslında sadece güçleniriz. Güçlü olduğumuz yanları tekrarlamak kolayımıza gelse de, asıl sorular, bilmediğimiz yerdendir. Bu bizim bilmediklerimizi öğretir, bazen de esas olan çabamızdır, yolda kalmak için verdiğimiz mücadeledir. Denemeler, bizi geliştirmek için değil, bizim ait olduğumuz bütünlüğe layık olmamız için ve bunu hatırlamamız için vardır. Bu yüzden “deneme” leri kabul ve mutlulukla karşılamak en iyisi. Çünkü, ne mutlu ki bir denemeye layığız, esas korkmamız gereken nokta başımıza hiçbir şeyin gelmemesidir.

Birsen SUNGURAY
Kaynak; Kahramanın Sonsuz Yolculuğu
-Joseph Campbell

İMBOLC GÜNÜ

İmbolc günü 1-2 Şubat tarihinde kutlanan günlerdendir. Bu gün de; Kelt inanışı içinde yer alan Tanrıça Brighid’in siyah örtüsünden soyunup, beyaz örtüsüne bürüneceğine ve saflığa, yeniden doğuşa, başlangıçlara, bolluk ve berekete, en çok da umuda işaret eder…

Tanrıça Brighid, ateş elementine hükmetmektedir, ve ocak tanrıçası olarak da bilinir. Bu gün itibariyle toprağa ve suya dokunarak ısınmasını sağlar.
Bu inanış ise; neredeyse tüm toplumlarda, farklı anlatışlarla da olsa yerini bulur.
Tanrıça Brighid, adını Keltçe Brig (yüce olan) sözcüğünden adını alıyor. Yine Bride (gelin) sözcüğü de aynı kökten türemiştir.
Tanrıça Brighid evlerimizin ve ocağımızın koruyucusudur. Bu nedenle aile değerleri açısından önemli bir mitolojik figürdür.

Ayrıca Tanrıça Brighid; şairlerin, ozanların, büyücü ve şifacıların koruyucusu ve rehberidir. Tanrıça Brighid’in sembolü ise; yeşil örtüsü ve pelerinidir. Efsaneye göre; Brighid, Aziz Patrick’ten eğitim almak için giden Pikt bir adamın kızıdır. Sonradan Hristiyanlar içinde Azize olan Brighid, Leinster’in kralına gider ve bir manastır inşa etmek amacıyla toprak satın almak ister. Kral, O’na, sadece örtüsüne sarabileceği kadar toprak vereceğini söyler. Ancak Brighid’in yeşil örtüsü, ihtiyacı olan toprağı alabilecek şekilde büyür de büyür ve Brighid bu şekilde ihtiyacı olan toprağa sahip olur.

İmbolc günü, Keltlerle ilgili olmasına rağmen İrlanda ve İskoçya’ya özgüdür. Tanrıça Brighid ise öncelikle “arınmanın” temsilcisidir. İçerik form olarak; üçlü bir anlayışa sahiptir; genç kız/ anne/ yaşlı bilge kadın olarak kabul edilir.
Ben genel olarak; mitolojik yönünü Roma mitolojisinden Tanrıça Vesta’ta yakın buluyorum.

Sevgiyle Kalın

Birsen SUNGURAY

Kaynak; Paganizm Bilgi Merkezi

ÜNLÜ RÜYALAR

Tarihte geçen bir çok ünlü rüya mevcuttur. Bu rüyalar, çeşitli şekillerde son derece etkili olmuşlardır.

Bunlar içinde Mary Shelley’e ait bir rüya özeldir. Çünkü; sonradan Frankenstein ismiyle romana dönüştürüldü. Zaman içinde ise hak ettiği yeri aldı. Frankenstein romanı; yaratılan ve yaratıcısı arasında bulunan bağı sorgulaması ile felsefik açıdan önemli bir romandır.

Rüyalardan ilham alınarak yazılmış kitaplar olarak; İsabel Allande’e ait “Ruhlar Evi” kitabını, Robert Louis Stevenson’a ait “Dr. Jekyll ve Mr. Hyde” da verilebilir.

Bir çok buluş ve icatlar da rüya görme esnasında ortaya çıkmıştır. Örnek olarak; dikiş makinesinin öncüsü Elias Howe, DNA yapısını keşfeden James Watson ve Francis Crick, benzini keşfeden bilim insanı Friedrich August Kekulé gibi isimleri sayabiliriz.
Rüyalar bir çok kehanette getirmişlerdir. Abraham Lincoln’ün ölmesinden önce rüyasında ülkesinde İnsanların yas tuttuğunu görmüştür.

Yine filozof da olan, İmparator Julyen’e ait bir rüya önemli rüyalar içinde geçer.
İmparator Julyen’de tarihte ünlü kişiliklerdendir. Taht kavgalarının, Paganlık ve Hristiyanlığın karşı karşıya olduğu bir dönemde İmparator olmuş ve sert, despot kişiliği ile tanınıyor. Kendisi, sarayda sadeleşmeye gidiyor. Köle istemiyor, işlerini kendisi yapıyor. Hristiyan bir aileden olmasına rağmen Pagan olduğu için ‘dönek’ olarak da yaftalanmış ve Antakya’ya Perslerle savaşırken aldığı bir yara sonucu hayatını kaybediyor. Çeşitli kaynaklarda ise Hristiyan olan kendi adamları tarafından öldürüldüğü de geçiyor. Mezarı ise İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunuyor.
İmparator Julyen ünlü rüyasında; İstanbul’dan bir Kartal’ın Avrupa’ya doğru uçtuğunu görüyor ve Kartal uzun süre burda kalır ve yaşar. Sonrasında ise tekrar Doğu’ya döner. Bu rüya için döneminde yorumcular; ‘Bilgeliğin Batı’ya gideceğini uzun bir süre burda kalacağını ancak tekrar Doğu’ya döneceğini’ söylerler.

Son olarak da size “Uyuyan Kahin” den bahsetmek istiyorum. Edgar Cayce Amerika’da 1877’de doğmuş, dünyanın en ünlü kahinlerinden birisidir. Edgar Cayce uyuduğu veya hipnotize edildiğinde çok önemli bilgileri veriyor. İlk olarak kendisi komaya girdiği zaman, kurtulması mümkün değilken, kendisini tedavi eden doktorlara ilaç tarifi veriyor. Durumu umutsuz olduğu için verilen tarif deneniyor ve hayatı kurtuluyor. Sonrasında yardım amaçlı yürüyemeyen arkadaşı için hipnoz altında yine ilaç formülü veriyor ve arkadaşı da iyileşiyor. Edgar Cayce hipnoz altında; doktorlar, gözlemciler ve not alan sekreteri eşliğinde bir çok okuma seansı gerçekleştirmiştir. Bu seanslarda hem bireysel hem toplumsal bir çok öngörüyü, geçmişle ve gelecekle ilgili olarak bir çok bilgiyi kayda geçirmişlerdir.
Örnek olarak öngörüleri arasında; 30’lu yıllar borsa krizi, birinci, ikinci dünya savaşı, Roosevelt ve Kennedy’nin ölümü var. Ayrıca Atlantis, gezegenler, Eski Mısır üzerine yine bir çok bilgiler vermiştir. Döneminde henüz keşfedilmemiş olan Pluton’u anlattığı okumaları mevcut. Okumaları binlerce ve kayda geçirilmiş, bazıları ise kitap olarak da basılmıştır.

Sevgiyle Kalın

Birsen SUNGURAY

KRAL III. RİCHARD’IN TRAJEDİSİ

William Shakespeare’in, Kral III. Richard’ın kısa hayatını anlattığı oyunudur. 1592 /93 yılları arasında yazıldığı varsayılmaktadır. III. Richard (VI. Henry oyunu ile) Shakespeare’in tarihi oyunlar dörtlüsünün son halkasıdır. Eserde York ve Lancaster soyları arasında taht için yapılan ve tarihte güller savaşı olarak anılan savaşlar ve taht mücadelesi anlatılmaktadır. Eser yazılırken, tarihçi Holinshed ve Thomas More’un eserlerinden yararlanılmıştır.
III. Richard’da en göze çarpan özellik fiziksel sorunlardan kaynaklı psikolojik etkilerdir. III. Richard oyunda kendisini; “deforme ve bitmemiş bir şekilde kaba sabah olarak darp edilmiş” olarak tanımlamaktadır. III. Richard’ın oyunda çok zayıf, kambur ve çirkin olarak tanımlanabilecek özellikleri ile adeta kendi kendisiyle alay ederek eğlenmekte, sakatlığının tadını çıkarır gibi bir tarafı vardır. Bu haliyle adeta iktidar hırsını ve tüm dünyadan öc alma tutkusunu kendi içinde mazur görmekte ve göstermektedir.

Esirin konusunu özetlemek istersek;
III. Richard, Kral Edward’a sadık görünmesinden ötürü Kral Edward oğulları için Kral naibi olur. Kralın ölmesiyle; Richard, prensleri Londra’ya çağırır. Ancak prensler gelene kadar yardımcısı Buckingham’ın yardımlarıyla suikast dedikodusu çıkartır. Eşlik edenler, sadık kişiler olduğundan, başta Lord Hastings olmak üzere, bu dedikoduyla idam edilirler. Koruma ve önlem bahanesiyle, prensler ve anneleri bir kaleye hapsedilirler. Bu arada Richard, prenslerin adlında gayri meşru olduğu dedikodusunu da yayar. Sonrasında III. Richard adıyla taç giyer. Zaman içinde prensleri öldürtür. Prenslerin öldürülmesine karşı çıkan yardakçısı Buckingham isyan çıkartır ve öldürülür, sonrasında Richmond Dükü isyan çıkartır ve Boswortd Meydanı Savaşı’nda, atı tökezleyerek düşen, III. Richard öldürerek taht mücadelesini kazanır. Richmond Dükü, Tudor hanedandan gelmektedir ve tahta için meşru hakka sahip değildir. Richmond Dükü, öldürülen prenslerin ablası olan, York hanedanından Lady Elizabeth’le evlenir ve güller savaşını bitirir. Dük, VII. Henry adıyla tahta çıkar.

III. Richard tüm çabalarına karşı, 2 yıl 2 ay 2 gün iktidarda kalabilmiştir. Boswortd Savaşı’nda atsız kaldığı bölümde,
İngiliz edebiyatının ünlü şu satırlarını söyler;
“Bir at, bir at, bir at için benim krallığım”
Shakespeare oyunu kurarken bazı temel dinamikleri çok güzel kurgulamıştır.
Birincisi; “Herkes ektiğini biçer”
Lady Margaret’in şu cümleleri bunu vurgulamaktadır;
“Benim Edward’ımı öldüren, senin Edward’ın öldü”

İkincisi çağdaşı da olan Machiavellist yaklaşım şeklindedir; III. Richard bu bakışın çok tipik bir örneğidir. Bazen tilki postuna bürünerek kurnazlıkla, bazen aslan postuna bürünerek, güç ve zorla sosyal manipülasyon ve cinayetleri adeta mazur görerek, korkulan adam olmayı, eşittir güç sayarak, Shakespeare tarafından ete kemiğe büründürülerek gerçekçi bir karakter olarak ortaya konulmuştur.

Üçüncü olarak ise; Shakespeare, evrenin mükemmel bir dengesi olduğunu ve adaletin dengesi bozulduğunda ise kargaşa ve çatışmanın hüküm süreceğini gözler önüne sermiştir.

Sevgiyle Kalın

Birsen SUNGURAY

STRONSİYUM 90

STRONSİYUM 90

Acayipleşti havalar,
bir güneş, bir yağmur, bir kar.
Atom bombası denemelerinden diyorlar.

Stronsiyum 90 yağıyormuş

ota, süte,ete
umuda, hürriyete
kapısını çaldığımız büyük hasrete.

Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm.
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,
Ya dünyamıza inecek ölüm. 

Nazım Hikmet// 1958

Stronsiyum 90,  adını çok az duyduğumuz; ancak tıptan havai fişeklere kadar çok geniş kullanımı olan ve yerkabuğunda bol bulunan bir elementtir. İnsan sağlığına olumlu ve olumsuz etkileri vardır. Nazım Hikmet, 1958 yılında üzerine çok güzel bir şiir de yazmıştır. Atom bombası denemeleri esnasında ilk olarak yeryüzüne yayılımı olmuştur. Daha sonrasında ise Çernobil ile birlikte radyoaktif serpinti olarak yayılmıştır. Bu günlerde ise çok ilgi gören ve kurgudan çok gerçekçi  çekimleri ile gündeme gelen “Çernobil’ dizisi ile beraber  üzerine bahsedebiliriz.

Stronsiyum, ilk olarak 1790 yılında Kuzey İskoçya’nın köylerinden biri olan Strontian’daki bir kurşun madeninde bulunan sıra dışı bir mineralde çalışmalar yapan İrlandalı fizikçi Adair Crawford tarafından keşfedilmiştir. 1791 yılında İskoç kimyager Thomas Charles Hope, bu minerale keşfedildiği köye atfen “stronsit” adı vermiştir. Bu tarihten önce stronsiyum, fiziksel benzerlik sebebiyle baryum olarak biliniyordu. 1808 yılında İngiliz kimyager Sir Humphry Davy tarafından elektroliz yöntemi ile izole edilmiştir. Davy, bu elementi literatüre “stronsiyum” olarak kazandırmıştır.

Stronsiyum-90 özellikleri bakımından kalsiyum’a benzer. Bu nedenle vücut tarafından kalsiyum zannedilerek emilir; dişlerde ve kemiklerde depolanır. Yiyecek ve içeceklerle vücuda giren stronsiyum-90’ın %70-80’i vücuttan dışarı atılır. %20-30’u kemiklerde birikir. %1 civarındaki bölümü ise, kan dolaşımına karışır; kemik ilikleri ve yumuşak dokulara girer. İnsan vücudunda depolandıkları yerlerde yüksek enerjili elektron, ya da beta partikülleri emisyonu ile hücreleri öldürür ve mutasyonlara neden olur. Kemik iliklerinde bağışıklık sistemi ve kan hücreleri ürediğinden, stronsiyum-90 kan kanseri, göğüs ve prostat kanseri ile bağışıklık sistemi bozukluklarına ve dolayısıyla aids hastalığına yol açar.
Az dozajda radyasyon yayan stronsiyum-90 ile uzun süreli temas, kısa süreli yüksek dozajla temastan çok daha tehlikeli ve öldürücüdür. Reaktörlerin kontrolsuz olarak, genelde paslanan soğutma suyu boruları ve valfler aracılığıyla havaya ve suya karıştırdığı düşük dozlu radyoaktif maddelerin yarattığı tahribatın, bir abd devlet kuruluşu olan icrp (int. comm. of radiation protection: www.icrp.org) tarafından belirtilenden 100-1.000 kat daha yüksek olduğu, ecrr (european comm. on radiation risk: www.euradcom.org) ocak 2003 tarihli raporu ile ortaya konmuştur.

Çernobil, 26 nisan 1986 yılında Çernobil Nükleer santralında meydana gelmesiyle yüzyılın en ağır ve trajik teknolojik felaketi yaşandı. Bu felaketle beraber, Stronsiyum 90 ve bir çok radyoaktif madde serpinti şeklinde yayıldı. Çernobil’den sonra Bellarus’dan 485 köy ve kasaba yok oldu. Her dört  Bellarus’dan biri hayatını kaybetti. Rusya ile sınırlı kalmayıp, bir çok ülke ve farklı yaşamları olan çok fazla insanı etkiledi. Üzerine bir çok bilimsel ve sanat alanında çalışmalar yapıldı. Svetlana Aleksiyeviç ise “Çernobil Duası” kitabında felaketi yaşayan halkla röportajlar yaptı. Ve bunları “Sesler” olarak yazın haline getirdi. 2015’de yeni bir edebiyat türü olması nedeniyle Nobel ödülü almıştır. Aleksiyeviç bir konuşmasında tarzını şöyle anlatır; “Flaubert kendisi için ‘kalem-insan’ demiş. Ben de kendim için ‘kulak-insan’ diyebilirim. Sokakta yürüdüğüm zaman kulağıma bir takım kelimeler, sözler, nidalar çalındığında hep şunu düşünüyorum, zamanla ne kadar çok roman, iz bile bırakmadan kayboluyor, karanlığa karışıyor.”

Svetlana Aleksiyeviç’in “Sesler” inden bir bölüm;

“Çernobil Nükleer Santrali’nin yakınlarında yaşıyorduk. Ben büfede çalışıyordum, çörek pişiriyordum. Kocamsa itfaiyeciydi. Yeni evliydik, pazara bile el ele gidiyorduk. Reaktör patladığı gün, kocam nöbetçiydi. Çağrıya sırtlarında gömlekleriyle gittiler, ev giysileriyle. Nükleer santralde patlama olmuştu ve hiçbir özel kıyafet vermediler onlara. Böyleydi işte bizim hayatımız, biliyorsunuz. Bütün gece yangını söndürmeye uğraştılar ve hayatta kalmalarına imkan vermeyecek kadar çok radyasyona maruz kaldılar. Sabahında uçakla Moskova’ya götürdüler hepsini. Akut radyasyon hastalığı… İnsan ancak birkaç hafta yaşayabiliyor. Benimki güçlüydü, sporcuydu, en son o öldü.

Moskova’ya vardığımda bana ‘özel bir bölmede yatıyor’ dediler, ‘oraya kimseyi sokmuyorlar.’ ‘Ben onu seviyorum’ diye yalvardım. ‘Askerler bakıyor oradakilere, sen nereye?’ dediler. ‘Seviyorum.’ Beni ikna etmeye çalıştılar; ‘O artık senin sevdiğin insan değil, zararsız hale getirilmesi gereken bir obje. Anlıyor musun bunu?’ Bense hep aynı şeyi söyleyip duruyordum, seviyorum, seviyorum.

Geceleri yangın merdiveninden yanına çıkıyordum, ya da hasta bakıcılara para veriyordum beni içeri bıraksınlar diye. Bırakmadım onu, sonuna kadar yanındaydım.

O öldükten birkaç ay sonra, kızım dünyaya geldi. Sadece birkaç gün yaşadı. Onu ne çok beklemiştik… Bense öldürdüm onu. Kızım beni kurtardı. Tüm radyasyonu üzerine aldı. Minicik şey, yavrum… Ama ben onların ikisini de sevdim. Sevgiyle öldürmek mümkün mü ki? Neden bu kadar yakınlar, sevgi ve ölüm? Hep yan yanalar. Kim açıklayacak bana? Şimdi dizlerimin üstünde, mezarlarında sürünüyorum…”

Sevgi ve Umutla Kalın

Birsen SUNGURAY

Kaynaklar:

Uğur Eskier, Stronsiyum Nedir,Nerelerde Kullanılır?

Ayşe İlker, Çernobil Duası’nda Anlatı Kahramanlarının Felaket Karşısında Gerçeküstü Tutumları, Celal Bayar Ünv. Sosyal Bilimler Dergisi

L. Tufan Erdoğan, Türkiye’nin Nükleer Rönesansı, Jeoloji Mühendisleri