Ateş Atı Yılı 2026

Merhabalar Dostlar, Çin yeni yılı dün 17 şubat itibariyle güneş tutulmasına denk gelerek başladı. 2026 da Çin astrolojisi olarak, Ateş Atı yılını tecrübe edeceğiz.
At, Çin sembolizminde hareketin, özgürlüğün ve bağımsız ruhun işaretidir; ateş ise görünür olan enerjinin, iradenin ve dönüştürücü gücün. Bu iki arketip birleştiğinde ortaya yalnızca hız değil, yön arayan bir hız çıkar.

Ateş Atı yılı, durağanlığı sevmez. İçinde bekleyen düşünceler yürümek, yürüyen düşünceler koşmak ister. Kolektif düzlemde cesaret, bireysel düzlemde ise risk alma arzusu artar. Fakat ateşin doğası gereği bu enerji hem yaratıcı hem de yakıcı olabilir. Bu yüzden Ateş Atı, özgürlüğü sorumlulukla dengelemeyi fısıldar.
Bu yıl, zincirleri kırmaktan çok, zincirlerin neden var olduğunu anlamayı öğretir. Koşmak bir kaçış değil, bir yöneliş olduğunda anlam kazanır.
Ateş Atı’nın asıl öğretisi belki de budur: İçimizdeki kıvılcımı söndürmeden, onu bilinçli bir harekete dönüştürmek.

Çin mitlerinde anlatılan, “göksel at figürü” sıradan bir hayvan değildir; gök ile yer arasında bir taşıyıcıdır. At, ruhun yükselişini simgeler. Bu nedenle At yılı, yalnızca dünyevi hız değil, maneviyata doğru bir yöneliş de içerir.
Çin kozmolojisinde bulunan beş element yalnızca fiziksel tözler değil, varoluşun devinim biçimleridir. Ateş, karanlığın içinden yükselen bilinç kıvılcımıdır. At ise hareketin bedene bürünmüş hâlidir, rüzgârı yararak ilerleyen canlı irade.
Ateş elementi ise, yön olarak güneye, mevsim olarak yaza, duygu olarak sevinç ve coşkuya karşılık gelir. Yani Ateş Atı, içsel yaz mevsimidir: Enerjinin en yoğun, ışığın en parlak olduğu an. Ancak her yaz, kendi kuraklığını da taşır. Ateş kontrol edilmezse yakar; yön verilirse aydınlatır.
Ateş Atı yılı bu yüzden sadece hız ile ilgili değil, bilinçli hareketin çağrısıdır. İçimizdeki kıvılcımın, yolda olma isteğidir; fakat bu yol bir kaçış mı, bir oyalanma mı, yoksa bir tekâmül mü? Asıl soru budur.

Hareket et, ama bilincinle birlikte hareket et.
Yan, ama ışık olmak için yan.

Sevgiyle Kalın
Birsen SUNGURAY

Kuzey Ay Düğümü Koç ve Güney Ay Düğümü Terazi’de

Merhabalar Dostlar, ay düğümleri değişirken gündemimiz de değişiyor, Boğa ve Akrep aksında ekonomi, para, banka , barınma, beslenme, tarım, toprak konularında bayağı bir uğraştık, artık neyi ne kadar öğrendik ? diye olumlu bir şekilde umut etmekten fazlası elimizden gelmiyor.
Ancak tek tek birer birey olarak da gelişimimiz önemlidir. Ve çevremiz, toplumumuz, dünya adına yapabilecek nelerimiz var ise çeşitli uğraşılar, çabalar ortaya koyduğumuzu düşünüyorum.
Yeter veya yetmez diye düşünebiliriz, ancak bu kısım bizimle ilgili değildir…

Ay düğümlerinin yakın zamanda değişimi ile yavaş yavaş yaklaşık 1,5 yıldır içinde olduğumuz ana gündemleri arka plana alarak, yeni değişimleri özellikle tutulmaların olduğu 2023 Ekim ayı sonrasında bariz biçimde görebiliriz.
Bu değişimler de, Kuzey ay yönünü Koç Burcu temsil edecektir. Güney ay düğümü ise Terazi de olacaktır. Bu döngü 2025 yılı, Ocak ayı ortalarına kadar devam edecektir. Yeni ay düğümü ile yaşamımızda bireysel ve toplumsal ne gibi değişiklikler olabilir ve bizler nasıl bir tarz izleyebiliriz? kısaca açıklamaya çalışacağım, dilerim hayatlarınıza dokunabilir…

Kad Koç / Gad Terazi sürecinde;
Genç erkek figürlerin ön planda olacağı bir süreç olabilir. Özellikle yeni, genç, erkek liderlerin dünya sahnesinde başlangıçlar yapmaları muhtemeldir.
Bir çok ülkede yönetim, liderlik krizleri yaşanabilir.
Askeri hareketlerin olabileceği bir dönem olabilir. Yine askeri isimlerden bahsedildiğini görebiliriz.
Savaş ve Barış konusunda gidip gelen durumlar yaşanabilir.
Mahkemelerle ilgili bir çok mevzunun sorun olarak önümüze gelmesi olasıdır.
Kadın ve erkek konusunda medeni olarak kanunla ilgili düzenlemeler hakkında konuşabiliriz.
Bir çok ortaklık bozulabilir, bir çok evlilik de boşanmalar gerçekleşebilir.
Ateşli hastalıklar da, kan ve hematolojik hastalıklarda, baş ile ilgili ve böbrekleri ilgilendiren hastalıkların artışları söz konusu olabilir.
Özellikle; öncü burçlarda, (koç, yengeç, oğlak, teraziler) gezegen ve önemli noktaları olanların hayatında değişimler getirebilir.

1) Aman tadımız kaçmasın Ali Rıza Bey Sendromu hakkında;

“Biz” kavramı kurabilmek adına verilmiş tavizler sonucu “Ben” artık tehdit ve tehlike altında bir yok oluş yolundadır, “Ben” olmaktan vazgeçerek bir “Biz” yaratılamaz…

2) Yapılması gerekenler için onay, takdir, alkış gibi beklentiler ile hareket etmek olması gereken konusunda yoldan sapmamıza neden olabilir. Bu nedenle; ne istiyorum, neden istiyorum, isteklerim bana nasıl hizmet ediyor, nasıl gerçekleşir gibi sorular mühimdir ve kendimizle ilgilidir…

3) İhtiyaçlar, istekler, amaçlar, hep birileri adına veya bir takım olaylar nedenli öteleniyorsa, haklar bir şekilde verilmiyorsa, artık kesin duruş ve mücadeleler zorunlu hale gelmiştir. İrade konulması gereken neyse ortaya konulmalıdır. Cesaret gösterip, alınması gereken insiyatifler alınmalıdır.
Ayıptır söylemesi; “kavga ederek çözebileceğiniz sorunları konuşarak uzatmayın.”
Sadece vermeyi değil almayı da öğrenerek, dengeler doğru şekilde kurulmalıdır.

4) Bireyin, kişinin, ekibin, toplumun sürekli veren olması mümkün değildir. Denge, uyum, adalet adına bunu sürdürmek asıl denge, uyum, adaleti bozan bir dinamik haline gelecektir.

“Kendilerini sevmeyip bana seni seviyorum diyen insanlara güvenmiyorum. Afrika’da bir söz vardır; kendi çıplak olan, sana gömlek veriyorsa dikkatli ol!” Maya Angelou

Olacak olan neyse olmalıdır.
Sevgiyle Kalın, güzellikler diliyorum…

Birsen SUNGURAY

ERİS

Eris, Yunan mitolojisinde kargaşa, anlaşmazlık ve çekişme tanrıçası olarak bilinir. Eris, Zeus’un ve Hera’nın kızıdır ve Discordia olarak da adlandırılır.

En ünlü hikayesi, Olimpos Dağı’ndaki tanrıların düğününe davet edilmemesiyle başlar. Bu düğün, Peleus ile Thetis’in evliliği kutlamalarıdır. Eris, intikam almak amacıyla güzellik tanrıçası Afrodit’e bir altın elma verir ve üzerine “En güzel tanrıçaya” yazılı olduğunu söyler. Bu elma, tanrıçalar Afrodit, Hera ve Athena arasında bir çekişmeye neden olur. Tanrıçalar, Paris adlı bir prensin hangi tanrıçayı en güzel olarak seçeceğini belirlemesi için onu karar vermeye çağırırlar.

Paris, tanrıçaların kendisine sunduğu hediyeleri değerlendirirken, Afrodit ona Helen’i, Sparta Kralı Menelaus’un güzel karısını sunar. Paris, Afrodit’e olan minnettarlığından dolayı onu en güzel tanrıça ilan eder. Bu olay sonucunda, Troya Savaşı’nın temelleri atılmış olur.

Eris’in hikayesi, çekişme, rekabet ve sonuçlarını anlatan bir mitolojik öyküdür. Eris’in varlığı, insanların arasındaki anlaşmazlıkların ve çekişmelerin kaynağı olarak kabul edilir. Onun mitolojideki rolü, insan doğasındaki çatışmaları ve sonuçlarını temsil eder.

Eris, mitolojik dünyada karmaşayı ve çatışmayı sembolize eden güçlü bir tanrıça olarak yer alır. Onun hikayesi, mitoloji ve edebiyat dünyasında sıklıkla referans alınır ve çeşitli eserlere ilham verir.

Eris Kuyusu Hakkında;

“Eris’in Kuyusu” mitolojik bir hikayedir. Bu hikaye, Eris’in bir planını gerçekleştirmek için kullandığı bir tuzaktır.

Hikayeye göre, Eris’in altın elmasının neden olduğu anlaşmazlık ve çekişme sonucunda tanrılar, bu durumu çözmek için bir yarışma düzenlemeye karar verirler. Yarışmanın sonucunda Zeus, Prometheus’un yanında yer alırken, Hera, Poseidon ve Athena, Herakles’i destekler.

Eris, kazanan tanrıya bir ödül vermek için bir kuyu kazdırır. Bu kuyu, “Eris Kuyusu” olarak adlandırılır ve tanrıların sunduğu hediyeler bu kuyuya atılır. Her tanrı kendi tarafını destekleyen bir hediye sunar.

Sonunda, Prometheus, Zeus’un kazanmasına yardımcı olan Pandora’yı tanrılara sunar. Pandora’nın kutusu açılınca içinden tüm kötülükler yayılır ve dünyaya dağılır. Bu, insanların dünyasında çekişme ve kargaşanın kaynağı olarak kabul edilir.

“Eris Kuyusu” mitolojik hikayesi, Eris’in tuzakları ve sonuçları üzerine bir anlatıdır. Bu hikaye, mitolojideki çekişme ve kargaşa temalarını vurgular ve insan doğasındaki anlaşmazlıkların kökenine işaret eder.

Sevgiyle Kalın
Birsen Sunguray

ATALANTA

Merhabalar Dostlar,
Elma diyelim, anlatalım….

Mitolojinin en güçlü kadın figürleri arasında Atalanta’nın özel bir yeri vardır.
Atalanta, Boiotia kralı Schoeneus’un veya Arcadian Iasus’un kızıdır. Annesi ise Clymene’dir. Uzun zaman bir veliaht isteyen kral, kızı olması nedeniyle üzülür ve kızını, askerlere vererek, bir ormana terk etmelerini emreder. Çok üzülen Clymene, bu duruma engel olamaz, ancak boynuna sevdiği bir kolye takarak vedalaşır.
Atalanta’yı, askerler istendiği üzere , bir ormanda terkederler. Ancak ormanlar söz konusu olduğunda çok önemli bir Tanrıça olan Artemis, bu duruma dayanamaz ve Atalanta ile ilgilenir, göz kulak olur. Önce dişi bir ayı görevlendirir ve bir süre bakar, ardından avcılık, koşu, okçuluk gibi bir çok konuda eğitir.
Bu arada yıllar geçer, Atalanta’nın erkek kardeşleri olur, ama bir çok savaş gören ülkede hepsi de ölürler. Kızını da , ormana terk edilme emrini vermiş Kral, çok çok pişmandır.
Günün birinde, Kral İasus ve Kraliçe Clymene avcılarla dolaşan çok güzel ama oldukça bir tuhaf olan bir kızdan bahsedildiğini duyarlar. Kendisini görmek isterler. Saraya getirilen genç kızın boynunda ki kolyeyi annesi tanır. Ve kıza nerde büyüdüğü, anne ve babasının kimler olduğunu sorar.
Atalanta, ormanda büyüdüğünü, Artemis’in kendisi ile ilgilendiğini ve anne, babasını hiç tanımadığını anlatır.
Heyecanlanan Kraliçe, O’nun kızları olduğunu anlar ve herkese anlatır.
Çok sevinen Kral, saraya çağırır ve Atalanta artık sarayın prensesi olarak yaşamaya başlar.
Herhangi bir prensese benzemeyen Atalanta, bir taraftan herkesi de tasalandırır. Çünkü bu prenses, domuz avı peşinde koşuyor, güreşiyor ve herkesten hızlı koşuyordu. Bu ilgi alanları nedeniyle ülke de oluşan sevinç fazla sürmez.
Kral İasus, kızına bir prens veya kraliyete yakışır bir talip seçmesini ister. Bu isteği çevirmeyen Atalanta, kendisini koşu da geçebilecek bir talip olabileceği şartını ortaya koyarak, kabul eder.
Bu şart hem ülke de, hem başka ülkelerde duyurulur ancak gel gör ki, Atalanta’yı geçebilen bir talip çıkamaz.

Atalanta’ya aşık olan ve mutlaka evlenmek isteyen Hippomenes (Melanion) , yarışmak üzere başvurur ancak Atalanta ile yarıştığı takdirde hiç bir şansı olmadığını bilmektedir.
Bu nedenle aşk Tanrıçası Afrodit’ten yardım ister. Afrodit, O’na üç tane altın elma verir. Ve yarışı bu şekilde kazanabileceğini söyler.
Hippomenes yarışırken, Atalanta’nın, fark attığı yerler de, yere bu altın elmalardan birini atar. Altın elmaya dayanamayan Atalanta, geri döner, elmayı arar, bulur ve alır. Yarışın en önemli yerlerinde tekrarlayan Hippomenes yarışı kazanır.

Ancak bu mitolojik hikaye, aşıkların biraraya gelmesi ile sonlanmıyor maalesef. Hem düğünlerine minnet borçlu oldukları Tanrıçaları çağırmayı unutan çift, biraraya gelmek için de, Kibele’nin kutsal ormanında olan bir mekanı tercih edince cezalandırılırlar.
Sık sık Kibele’nin sanatsal tasvirlerinde gördüğümüz iki aslan Atalanta ve Hippomenes olarak geçmektedir.

Mitolojik hikâyenin unsurlarına göz atarsak, Atalanta’nın mitolojinin güçlü kadın kahramanlarından olduğunu görmemiz gerekiyor. Bunu Artemis’in katkısı ve koruması altında, ancak farklı olmaktan korkmadan, herhangi bir ruhsal çöküş yaşamadan özgüvenli, kendi kendini geliştirerek, sınırlarını aşarak yapmıştır. Bir nevi herhangi bir şekilde umutsuzluğa düşmeden kendi kendisini yaratmıştır.
Ancak yarışta aç gözlü olması ve bir hile ile gelen aşk mutluluk getirmemiştir.

Varılan noktalarda kendilerine destek olanları unutmak ve doğanın dokunulmaz düzenine uyumsuzluk ise beklenenden çok farklı sonuçlar yaratmıştır.

Gökten üç elma düştü ama altın mı? Değil mi? Peşinden koşsak mı?
Bilmiyorum

Sevgiyle Kalın

Birsen Sunguray

Görsel; Atalanta and Hippomenes, Book X, Illustration from Ovid’s Metamorphoses, Florence, 1832

HEKATE

Merhabalar, “seçim yapmak” denilince mitolojide karşılığı Hekate’dir. Hekate Olimposlular öncesinden, Titanlar döneminden güçlü bir figürdür. Olimposlular ve Titanlar arasındaki savaşta ise Zeus’un yanında yer almayı tercih etmiştir. Ki bu oldukça sonucu belirleyici olmuştur. Çünkü Hekate özellikleri itibariyle çok güçlü ve biraz da karanlık bir içeriğe sahiptir. Geçmiş Anadolu inanışları içinde kendisi, ileri dönemlerde Artemis ve Selene ile ilişkilendirilmiştir.
Hekate’yi güçlü yapan mevzuların başında üç yüzü olmasını söyleyebilirim. Zaten birçok büst ve heykeli üç kadın olarak tasvir edilmiştir. Üç yüz de, kadının üç döneminide görebiliriz. Genellikle; İlk baş gençliği, ikinci baş olgun yaşları, üçüncü baş ise yaşlılığı temsil eder. Aynı zamanda, bu üç yüzde doğum, yaşam ve ölüm döngüsünü de görebiliriz.
Hekate adı, Antik Yunan’da “hekatos” kelimesinden gelir, bu kelime ise; “her yere eşit dağılan” anlamına gelmektedir. Hekate, hem gökyüzünde hem yeryüzünde ve yeraltında da, üç dünyada güçlü bir varlığa sahiptir.
Hekate’nin birçok sembolü mevcuttur. Bunlar arasında; siyah köpek, bıçak, anahtar ve meşale taşıyan kadın tasviri en yaygın olanlar arasındadır. Neredeyse tamamında, doğru kararlar verme, seçim yapabilmek ve yol gösterici olan yönlerini görebiliriz. Hekate’nin elinde bir meşale taşıması aynı zamanda ölmüşlerin ruhlarına yer altında yol gösterme yönünde vermektedir. Yeryüzünde ise yine yol göstericidir. Bu sefer yaşayan, bir yol seçmesi gerekenler için kavşaklara üç yüzlü semboliği başta olmak üzere semboliklerinden biri konulurdu ki, insanlar yollarını kaybetmesinler.
Hekate’nin bilgelik ve sezgisi insanlara içlerindeki potansiyeli doğru yollarla çıkarabilmesi için her zaman yardımcı olmuştur, bu nedenle “aydınlanma” ile beraber de anılır.

Hekate, Roma mitolojisinde de yine devam etmiştir. Roma mitolojisinde ise “Trivia” olarak adlandırılmıştır. Trivia adı “üç yolların kesiştiği” anlamına gelen “Trivium” kelimesinden türetilmiştir.
Antik Roma’da, Hekate/ Trivia özellikle cadılık ve büyücülükle ilişkilendirilmiştir. Trivia cadıların ve büyücülerin tanrıçası olarak kabul edilirdi. Cadılar festivali gibi dini festivallerde önemli bir yere sahiptir.
Trivia’nın adı da Roma şehirlerinde üç yolun noktalarını işaretlemek üzere sütunların üzerine yazılıyordu.

Neredeyse, hiçbir zaman güçlü içeriğini kaybetmeyen, yol gösterici Tanrıça farklı isim ve tasvirlerde bile olsa her zaman ciddi bir ağırlığa sahip olmuştur.
Şu anda da, her ne kadar ismi geçmese de, temsil ettiği kavramlar olan; güç, doğurganlık, korunma, kehanet, döngüler, kaybolmamak, aydınlanma her zaman yaşamımızda önemli bir yere sahiptir ve mutlaka gelecekte de devam edecektir.

Sevgiyle Kalın

Birsen SUNGURAY

Satürn Balık Burcunda

Merhabalar Dostlar,
Satürn, 2026 yılı şubat ayına kadar balık burcunda transit seyrini gerçekleştirecektir. Zaman yöneticisi olan Satürn, kolektif bir burç olan balıkta, bireysel etkilerinin yanında daha da fazla, toplumları, trendleri, sistemleri yeniden yapılandırması muhtemeldir.
Büyük bir sistem inşaası motivasyonu olan Satürn, Balık burcunda, öncelikle SU elementi üzerine çeşitli mevzular ile kendini gösterebilir. Karmik yönünden dolayı geçmişte yapılan ancak sağlam, doğru düzgün gerçekleştirilmemiş, su ile ilgili tüm yapılar da varlığını hissettirebilir.
Bunlar baraj, köprü, çay, dere, sıhhi tesisat vs ile ilgili olabilir.
Evde su kullanan çamaşır makinesi, bulaşık makinesi gibi bir çok eşyayı değiştirmek zorunda kalabiliriz.
Satürn’ün engel koyma, kısıtlama etkisi nedeniyle balık seyrinde, su felaketleri dışında, kuraklık yaşamamız da olasıdır.
Genel olarak su üzerinden yaşanacak bir regülasyon sorunsalı sürecinde olabiliriz.

Bunun dışında tüm sıvı içerikler üzerine de, dikkat vermek iyi olabilir. Alkol ile ilgili mevzular da, Satürn’ün zehirli (denebilir) içerikleri yönetmesi nedeniyle sıkıntılar yaşanabilir. Mayalı ürünleri yine yönettiği için aynı şekilde sıkıntılar oluşabilir.
Ancak sağlık alanında iyileşme üzerine bir takım güzel yenilikler bulunacağını bekliyor ve umuyorum. Serum olarak verilebilecek çeşitli yeni ilaçların geliştirilmesi bu süreçte olabilir.
Sağlık mevzusuna girmiş iken, bu zaman diliminde “ayaklar” önemli olabilir. Çünkü Satürn engel etkisi nedenli bu konuda kısıtlar yaşatabilir. Diğer bir açıdan yönetimi ise Satürn temsili olan dişler ve kemik sistemidir. Balığın “eritici” bir etkiye sahip olduğunu not düşerek, bu yıllarda destek alınmasını naçizane tavsiye ediyorum.

Yine sağlık alanında, bir çok yönetim, bürokratik olarak değişiklikler yaşanabilir. Kapalı alanlar olarak anlatılabilir olan mekanların ön plana çıkması ve düzenlemeler yapılmasına şahit olabiliriz. Hastaneler, hapishaneler gibi

Bu zaman dilimi içinde, psikoloji ve psikiyatriye olan ilgiyi, bu alanlarda, bazı focus etkiler nedeniyle yeniliklerin oluşabileceğini de söyleyebilirim.

Balık burcu içinde net olmayan, sisli ve puslu bir hava mevcuttur. Nerdeyse hiç bir şey de netlik yoktur. Bu nedenle, iyi kötü bir arada yaşanabilir. İyi, doğru olanı yapıp akışta kalmak gereklidir. Ancak bu puslu etkiden yararlananlar da olmuştur. Satürn’ün burda ki, hareketi bir çok arka planda gerçekleştirilen türlü türlü ucubik işleri de önümüze adeta kirli çamaşır gibi dökebilir. Özellikle inanç konusunda, inanç ile ilgili alanlarda yaşanmış ne varsa, “vay anasını, sayın seyirciler” şeklinde izleme imkanımız olabilir.

Satürn’ün, 6 Nisan da olan dolunay da Fomalhaut ile ilgili özel bir konumu olacağı için çok hareketli günler yaratması olasıdır. Yaşayalım ve görelim.

Satürn’ün balık transit sürecini ileri günler de yeri geldikçe ve kalemim döndükçe yorumlamaya çalışacağım.
Ülkemiz haritası açısından da, ilk olarak 9. Ev ve sonrasında 10 ev içinde hareket edeceği için bu ev konuları üzerine yeniden yapılandırma oluşturabilir. Bu ev konuları olarak, uluslararası ilişkiler, üniversiteler, dini inanç alanları, felsefe eklenebilir. Sonrasında ise, yönetim sistemi ve otorite figürleri üzerine değişimler getirebilir. Değişimlerin, Türkiye’nin yükseleni olan yengeç burcuna açısı oldukça iyi olacağı için son tahlilde iyi sonuçlar getirebileceğini söylenebilir. Tabii hiç bir doğum da sancısız olmaz..

Ne olursa hayırlısı olsun, güzellikler diliyorum.
Sevgiyle Kalın

Birsen SUNGURAY

CHİRON

“İyi bir şifacı yaralı olmalıdır. Yarası olmayan şifacı iyileştirici olamaz.” 
Carl Gustav Jung

Jung’un arketipleri içinde en fazla bilinenleri arasında “Yaralı Şifacı” vardır.

Chiron, mitolojide özel bir yeri olan centaurların en bilinenidir. Astrolojik ise  olarak Saturn ve Uranüs arasında yer alan 1977’de keşfedilmiş bir gök cismidir. İlk olarak Astreoid olarak sınıflandırılmış ancak sonrasında kuyrukluyıldız olduğu üzerine de tartışmalar başlamıştır. Şu an halen her iki görüşte geçerli sayılmaktadır. Ki, zaten Chiron’da sembolojik olarak; ortada, arada kalmak konusuna her zaman atıfta bulunulur.

Mitolojik hikayesine bakacak olursak; Chiron, Satürn ve Philyra’nın çocuğudur. At şeklinde buluştukları için Chiron, At ve İnsan bedenlerinin birleşimi şeklinde doğmuştur. Bundan büyük utanç duyan Philyra, kendisini başka bir şeye dönüştürmelerini Tanrılardan ister ve bu isteği üzerine Ihlamur ağacına çevrilir. Chiron ise bir mağaraya terk edilir ve onu bulan Apollon tarafından büyütülür. Apollon, Chiron için bir üvey baba olur ayrıca öğretmeni de olacaktır. Apollon’dan müzik, şifacılık, şiir, kehanet, savaş sanatları gibi bir çok konuda dersler alır ve çok başarılı bir öğrencisi olur. 
Chiron, çeşitli mitlerde her ne kadar Centaurlar grubu vahşi olarak geçse de, bunları aşmıştır.
Terkedilme, istenilmeme, acziyet, farklı görünümlü olma, yalnızlık gibi bireysel deneyimlere rağmen bunlardan bilgelik oluşturabilmiştir. Özellikle şifacı yönü çok güçlüdür ve tedavi edemeyeceği hastalık nerdeyse yoktur.
Çok önemli mitolojik karakterlerin de hocasıdır zaten, Tıp alanının önemli yöneticisi Askelepios’da bunlardandır.
Troya destanından hatırlayacağımız Achille ve kahraman arketipi denilince ilk akla gelen Herakles’de öğrencileri arasındadır.
Eczacılık, tıp, cerrahi konusunda çok başarılı bir bilge ve aktarıcı hoca olmasına rağmen Chiron’un en başarısız olduğu kör noktası “kendini iyileştirmek” konusudur.

Chiron, Herakles için yaptığı özel bir zehirli ok ucu ile talim yaparken Herakles tarafından yaralanmıştır. Ancak bu yarası nerdeyse her tedavi yöntemini kendi üstünde denediği halde kapanmaz ve kendisine büyük acılar verir.
Chiron kendini tedavi etmeye çalışırken, bir çok tedavi yöntemini geliştirir ve bir çok kişiye de faydası olur, kendisi hariç…

Kendisini tedavi etme imkanı olmadığını kabullenen Chiron, ölümsüz olması nedeniyle sonsuza dek acı çekecektir.
Chiron, acılarından kurtulmak için büyük bir feragatte bulunmayı tercih eder ve ölümsüzlüğünden vazgeçer.
Bunu cezasını Kafkas dağında çeken Prometheus’a ölümsüzlüğünü hediye ederek yapar…

Bu bağlamda vazgeçişler ve ciddi şekilde karşıya kendinden olanı verebilmek de Chiron’un kendi kendine olan şifasını yaratabilmesini işaret etmektedir.
Ancak felsefenin temelinde olan “Kendini Tanı” yine kendi şifamızı yaratabilmek adına özel bir yere sahiptir.
Chiron açısından bakınca; yaralarımızı tanımak kendimizi de tanımaktır. Çünkü yaralarımız, aynı zamanda kimliklerimizi de oluşturmaktadır. Bu nedenle kendimizi şifalandırmak, dünyayı şifalandırmak ve dünyayı şifalandırmak da kendimizi şifalandırmak anlamı taşımaktadır.
Bizi biz yapan yaralarımızı da sevelim, içimizde olan bitene de şefkatle yaklaşalım…
Chiron’un, sembolleri arasında “anahtar” olması da belki de bu yüzden, bizi bize açacak yoldur…

Sevgiyle Kalın

Birsen SUNGURAY

ASTROLOJİ ÖĞRENCİSİNE MEKTUP

Rönesans Dönemi’nin en önemli ve en büyük Astrologlarından William Lilly’nin Astroloji öğrencilerine öğütleri:

Sevgili Arkadaşım,

Her kim olursan ol, yoğun çalışmalarımdan kolaylıkla istifade edebilmeni ve gözle görülemeyen ihtişamlı Tanrı’nın muhteşem ve takdire şayan faaliyetlerini alenen yansıtan, yıldızlar hakkındaki göksel bilgide ilerleme niyetinde başarılı olabilmeni diliyorum.

Öncelikle, Yaradan’ı düşün ve takdir et ve ona müteşekkir ol; mütevaziliğini kaybetme ve ne kadar derin ve üstün olursa olsun, hiçbir doğal bilginin aklını başından alıp, hem gökteki hem de yeryüzündeki her şeyi düzenleyen ve yöneten İlahi Gücü göz ardı etmene yol açmasına izin verme.

Aksine, bilgin arttıkça, Yüce Tanrı’nın gücünü ve bilgeliğini daha da fazla takdir et ve kendini Tanrının lütfunu hak etmeye ada; ne kadar iman edersen, kendinden o kadar emin olacaksın ve Tanrı’ya ne kadar yakınlaşırsan, o kadar saf yargılarda bulunacaksın.

Kibirden ve kendini beğenmişlikten uzak dur ve akılsız yaratıkların Tanrı’ya itaat etmedikleri, kendi mantıklarına ve tutkularına göre hareket ettikleri ya da mantıksız isteklerini Tanrı’nın iradesine teslim etmedikleri o eski zamanları hatırla. Ah ne yazık! Günahkarlık her yeri sardığında ve insanlar duygularına teslim olup, mantıklarını terk ettiklerinde, her yaratık, canlı ve zararlı şey asileşti ve Tanrı’nın emrine uymaz hale geldi. Sen Tanrı için ve onun prensipleri için dimdik dur; sonra da kendi asaletini düşün; yaratılan her şey, hem şimdikiler hem de gelecektekiler bu amaca hizmet etmek için yaratılır; Tanrı bu amaç doğrultusunda insanda vücut buldu: Tanrı sana ne ayrıcalıklar, haklar ve menfaatler sağladı? Sen derin düşüncelerinle yıldızların hareketlerini ve kadrini idrak edensin; meleklerle konuşansın; tüm yaratıkları yöneten ve tüm şeytani güçlere boyun eğdiren Tanrı’nın takdirini kazanansın.

Öyleyse, günahkarlığa kapılıp doğanı mahvetme ya da kendini böylesi nimetlere layık olmayacak hale düşürme, ya da birkaç kusurlu zevk uğruna, Tanrı’nın korkusu aracılığıyla sana bahşettiği yüce güç, zafer ve kutsallıktan mahrum kalma. Tanrı’yı ve Tanrı’nın kulu olarak kendini düşündün; şimdi sana kendi başına uygulaman için vereceğim öğütleri kavra. Her gün gökyüzüyle irtibata geçtiğin için, zihnini ilahi varlığın imgesine göre eğit ve biçimlendir; tüm erdem lütuflarını öğren; bu konuda yeterince bilgi sahibi ol; insancıl, nazik, sevecen ol; insanlar sana rahatça ulaşabilsinler; zavallı insanları sert bir yargıyla korkutup üzme; böylesi durumlarda kötü kaderlerini kademe kademe öğrenmelerine imkan tanı; Tanrı’nın onlar hakkındaki yargılarını değiştirmesi için, bu insanları Tanrı’nın çağrısına yönelt; alçak gönüllü ol; eğitimli, uygar, ağırbaşlı insanlarla ilişki kur; başkalarının varlıklarına göz dikme; fakirlere hem para ver hem de bedava yargıda bulun; hiçbir dünyevi zenginliğin seni hatalı yargılara sürüklemesine ya da sanatın olan bu ilahi bilime gölge düşürmesine izin verme.

İyi insanları sev; bu sanatı icra eden dürüst insanları takdir et. Genel kanıyla ters düşebilecek yargılarda bulunmaktan çekinme. Prensinin ölümüne dair yargıda bulunma; kendine uygun bir eş seç; çok sayıda arkadaşın olmasından neşe duy; mahkemelerden ve anlaşmazlıklardan uzak dur; aşırıya kaçma ve her bilimi öğrenmeye kalkışma; inançlı ve kararlı ol; inancına bağlı kal ve dostun da olsa düşmanın da olsa kimsenin sırlarını ortaya dökme.

Herkese iyi yaşamalarını öğütle; sen de insanlara iyi örnek ol; dönemin modasına kapılma; ana vatanını sev; düşmanın bile olsa, kimseyi azarlama; hakkında kötü konuşulsa bile, sinirlenme; Tanrı hiçbir günahı cezasız bırakmaz; tüm kötülüklerin öcünü alır.

William Lilly / Christian Astrology

KAM DAVULU VE SEMBOLOJİSİ

Şamanizm, paleolitik çağlardan bu yana dek, Orta Asya başta olmak üzere Sibirya, Kuzey ve Güney Amerika, Avustralya yerlilerinde, Endonezya’da, Güneydoğu Asya’da, Çin, Tibet ve Japonya’da görülen inanç ve yaşam sistemidir.

Şamanizm sadece bir inanç sistemi değil, toplumun ve kurumlarının tamamını ilgilendiren hem inanç yönünden, hem simgesel, ekonomik, siyasal, estetik içeriğe sahip bir kültürel olgudur. Bu tanıma bakılarak Şaman; etkin bir yönetici, hastalıkları tedavi eden bir şifacı, rehber bir psikolog ve sanatçı rollerini de üstlenmiştir. Esasen Şaman, insan ve evren arasında bir arabulucudur.

“Şaman” sözcüğünün Tunguz diline ait “Çaman” dan geldiği uzlaşı konusudur. Sözcüğün etimolojisinde; Ça’dan –bilmek- türeyen Çaman “bilen insan” anlamında kullanılmıştır. Ancak Türk toplumlarında Şamanizm, “Kamlık” ve Şaman ise “Kam”olarak adlandırılmıştır.

Bir Şamanın gerçek bir uygulayıcı olarak kabul edilebilmesi için üç konuda ustalaşması gerekmektedir,

  1. Değişmiş bilinç hallerine ulaşabilmek
  2. Fiziksel ve ruhsal dünya arasında bir araç olarak hareket edebilme yeteneği
  3. Toplumların ihtiyaçlarını diğer yönetici ve şifacıların çözemediği şekilde karşılayabilme yeteneği

İnanç içinde Şamanların kudreti ilahidir, göklerden verilmiştir. Bu kudret, şamanın başı üzerine bir bulut olarak gelir ve ebemkuşağı şekline girerek başını ve vücudunu doldurur. Bu nedenle her şamanın davulunda ebemkuşağı resmi de bulunur. Şamanın ritüeli için en önemli olan nesne davuludur. Altaylılar ve Sahalar bu davullarına “tüngür” derler. Kozmik ağaç şamanlığın temel ögesidir. Şaman davulunu onun odunundan yapar. Türklerde davulun kasnağının yapılacağı ağaç, genel olarak kayın ve sedir ağacındandır. Aynı şekilde davulun iç taraftaki sapı da bu ağaçlardan yapılır. Bu ağaçlar Türkler tarafından kutsal kabul edildiği için kullanılmıştır.  Göğün direği yani kozmik  ağaç üç evren bölgesini birbirine bağlar. Bunlar; Gökyüzü, Yeryüzü ve Yeraltı’dır. Davul ortasında “Göğün Direği” vardır. Bu desen Yaşam Ağacı olarak da adlandırılır. Dünyanın eksenini simgeler.

Davul bir tür mikrokozmostur.

Davulun yüzeyini teşkil eden derinin alınacağı hayvan da gelişigüzel seçilemez. Bu seçimin av kültleri ile ilişkisi olduğuna inanan araştırmacılar en çok geyik ya da dağ keçisinin derisinin kullanıldığını söylerler. Davul yapıldıktan sonra üzerine simgesel anlamı olan resimler yapılır. Davul üzerinde oklu insanlar, kuşlar, atlar,  Erlik’in ve Ülgen’in oğul ve kızlarının resimleridir. Ayrıca kuş ve yılan resimlerine de yer verilir.

Altay, Hakas, Telüt, Tehengit, Şor, Kumadin davulları desenleri açısından benzerlik göstermektedir. Altay ve Sayan Türklerinde daha çok gök ve yer altı aleminin simgeleri yer almaktadır. Buna karşılık bazı Altay kavimlerinde yer varlıklarının tasvirlerine de özenle yer verilmiştir. Yeryüzü bölümüne, Orta dünya da, denilmektedir. İster Yakut, Altay-Sayan, isterse de Moğol, Buryat Şamanlarının davulu olsun bir benzerlik oluşturmaktadır. Fark Şamanın bireysel düşüncesiyle belirlenmektedir. Bu da Şamanın davuluna evrenselliğini yüklediğini göstermektedir.

Şamanik yolculuk ruhun özüyle bağ kurma yolculuğudur. Şamanik yolculukta içgörü geliştirmek ve kendinin sırlara vakıf olması nedenli bir yolculuğa çıkılmaktadır. Kam davulunun ritmleri kişilerin düşünce akışını durdurmakta ve Alfa dalga boyutunda meditatif bir bilince çekmektedir.

Kullanılan ritmler ise;

  1. Yılan ritmi;
    <üç yavaş vuruş>
    Yeni bir şeye sahip olma ,
    işi gücü toparlama
  2. Geyik ritmi ;
    <iki yavaş, iki hızlı ritm>
    Uğur, hamile kadınların doğurması,varlıkların paylaşılması, yolculuk
  3. Kaplumbağa ritmi;
    <bir vuruş iki hızlı vuruş>bir vuruş
    bağışıklık, uyumu şaplamak-
    yeni bir oluşum için temel sağlamak
  4. Boğa Ritmi <bir vuruş- dört hızlı vuruş> , düşmanları püskürtme, maddi kalkınma, fiziki gücün bir araya yığılması
  5. Balıkçıl kuşu ritmi;
    <iki hızlı- iki yavaş>
    karşıya çıkan engelleri aşmak
    sevgiye yardım etmektir.
  6. Örümcek ritmi;
    <iki hızlı- bir normal>iki hızlı- üreticilik, negatif enerjiden temizlenmek
  7. Ayı ritmi;
    <Dörthızlı +bir vuruş>
    Mevki korumak, engelleri kaldırmak, içine gömülmek
  8. Kaplan ritmi ;
    <hareket-ritmleri>

Birsen SUNGURAY

Yararlanılan Kaynaklar;

Michel Perin, Şamanizm, (Çev. Bülent Arıbaş), İstanbul, 2003

Mircea Eliade, Şamanizm, (Çev. İsmet Birkan), Ankara, 1999

Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Ana Hatları, İstanbul, 2000

Sabit Burçlar Üzerine

Merhabalar Değerli Dostlar,
Şu günlerde sabit burçlar da sert bir T kare var ve her açıdan zorlayan etkileri mevcuttur.
Bu nedenle biraz sabit burçlardan kısaca bahsetmek istiyorum.

Sabit burçların en önemli sembollü olarak Sfenks’den bahsedebiliriz. Neredeyse tüm uygarlıklarda mevcuttur. Mezopotamya, Mısır, Pers, Anadolu’yu özellikle sayabiliriz.
Astrolojinin dört sabit burcu;
Aslan, akrep, boğa ve kova’dır.
Sfenks’de bu dört  sabit burcun birleşiminden oluşmuştur. Bu nedenle tetramorf da denilir. Baş genelde insan olmanın sembolü olarak kovayı temsil etmektedir. Kanatlar; akrep burcunun üçlemesi olan; yılan, kartal ve anka kuşunu işaret ediyor. Bu insanın değişim ve dönüşümünü anlatır. Ayrıca yine akrebin temsil ettiği güç kavramını da buraya koymamız gerekiyor.
Gövde genelde; boğa burcuna gönderme yapar. Boğa burcu değerleri, maddiyatı işaret etmektedir. Aslan ise taşıdığı anlamlar itibariyle; otorite, kibir, şöhret gibi kavramları işaret eder.
İbranilerde tetramorflar, Kerubim olarak adlandırır. Okült açıdan Kerubimler dört elementin idarecileridir. Sembolik karşılıkları şöyledir:

Kerubim  –  Görünüş  –  Burç

Hava Kerubu – İnsan  –  Kova

Ateş Kerubu  –  Aslan  –  Aslan

Su Kerubu  –    Kartal  –  Akrep

Toprak Kerubu – Boğa  –  Boğa

İçerik olarak ise yorumlarsak; Kur’an-ı Kerim’de işaret edilen Lat, Menat ve Uzza ile bağlantılı olarak düşünebiliriz. Menat tahmin edebileceğiniz üzerine para kavramı ile ilgilidir. Yani boğa burcuna işaret etmektedir.
Lat, otorite ile Aslan Burcunu ve sembolik taşıdıklarını ifade eder.
Uzza ise güç anlamı ile; Akrep sembolü üzerine konulmuş ve putlaşmış olanı ifade etmektedir. Tüm bu kavramları aşmadan ise insanı temsil eden kova burcuna ulaşabilmek mümkün değildir.

Şu anda gökyüzünde olan Aslan, Boğa ve kova burcu arasındaki sert açıları bu açıdan da görebilmek nedeniyle biraz açıklamak istedim. Kavramlar ağır, tecrübeleri ise bu nedenle oldukça zorlu şekilde geçmektedir.
Adeta ayaklarımızın altında ki halının hızlıca çekildiğini sık sık hissedebiliriz.
Ancak yaşama geçirdiklerimiz, yukarıda bahsettiğim şekilde otorite ve para üzerine değil, insan olabilmek üzerine olduğu takdirde sarsıcı gelişmelerden en iyi şekilde geçebileceğimize inanıyorum.

Sevgiyle Kalın
Birsen SUNGURAY

FELSEFE ve ELEMENTLER (ARKHE)

Ateş, su, hava, toprak olarak bildiğimiz dört element, tarihin en eski zamanlarından beri yaşamı anlamlandırmak adına, nerdeyse tüm düşünürler için önemli olmuştur. Element kelimesi, Grekçe’de “elementa” kelimesinden türemiş ve “Bir merdivenin ilk basamaklarına tırmanmak” anlamına geliyor. İçerik itibariyle; “Bir bilim veya metodun ilk unsurları” olarak da yorumlanmaktadır.

Dört elementin kronolojik olarak tanımlanmasına ve açıklanmasına bakacak olursak, felsefenin İyonya’nın okullarından yetişen doğa gözlemcisi filozoflara bakmak gerekecektir.

İlk olarak Miletten Thales; şeylerin doğası “Su” dur şeklinde açıklamıştır. Şeylerin doğası “Su” dur derken; her şeyin ana unsuru, her şeyin ana maddesi, her şeyin kendisinden meydana geldiği ilk neden olarak “Su” kast edilmektedir. Thales, bu yorumu ile çok önemli bir başlangıç yapmış, aynı zamanda  ilk neden olarak “Arkhe” kavramını da ortaya koymuştur. Bu başlangıç ile düşünsel alan, mitoloji dışında nedenler aramaya da başlamış oldu. Yine Milet Okulu’ndan olan öğrencisi olarak da geçen Anaksimandros ise; şeylerin doğası için ilk ilkenin bildiğimiz veya algılayabileceğimiz bir madde olmadığını düşünerek, bu nedene “Aperion” yani sonsuzluk, sınırsızlık ve belirsiz olarak açıklama yapmıştır. Anaksimandros’a göre; tüm var olanlar Aperion’dan meydana gelmişlerdir ve tekrar Aperion’a döneceklerdir. Anaksimandros, Aperion  anlatımında;  birlik ilkesi, çoklu var olma ve kaynağa dönme üzerine detay ve ahlaki ilkeler de anlatmıştır.

Sonrasında yine bir doğa filozofu olan Milet Okulu’ndan  Anaksimenes ise “Hava” elementini açıklamıştır. Anaksimenes’e göre; “İnsan yaşadığı süre boyunca soluk alır ve soluk aldıkça ruh bedende bulunur, soluk alma durduğunda ruh ve dolayısıyla yaşam bedeni terk eder.  O zaman her şeyin kaynağı “Hava” dır. Yani aslında demek istediği şuydu; yaşamamız için bir ruhumuz olmalı, ruhumuzu yaratan ise aldığımız nefes yani hava, eğer bize yaşam veriyorsa, aynı bize verdiği gibi evrene de vermelidir.

Efesli Heraklitos ise teorilerinin merkezine “Ateş” elementini koyar. Heraklitos üzerine de, bir çok  antik dönem filozofları  gibi  oldukça az şey biliyoruz. Bildiklerimizin çoğunluğunu  ise; III. Yüzyılda yaşamış tarihçi Diogene Laertios’a borçluyuz. Fragmanlar eserinde; rehber olarak kendinden başka kimseyi kabul etmediğini  ve kendini keşfettiğini bildirir. Heraklitos; Miletos’lu diğer filozoflar gibi Kozmos’un şekli, ortaya çıkışı, doğa olguları ve geometri ile değil, insanın kozmos’da ki yeri ve anlamıyla, ahlaki ve dinsel yönleri ile ilgilenmiştir.

Anaksimandros tarafından doğanın düzenli değişimi, adaletsizlik ve kefaret olarak açıklanmıştır. Ancak Heraklitos’un görüşünde; doğada ki değişim kozmik ateşin belli ölçülere göre yanmasına ve sönmesine göre gerçekleşmektedir ve burada kullanılan dil de, herhangi bir ceza veya kefaret tasavvuruna atıf yapmaz.

Heraklitos, Fragmanlar’ın da şöyle açıklar; “Ateş önce denize dökülür, denizin yarısı yakıcı buhara. Deniz toprak olmasından önce ki orana göre çeşitli şekillerde boşalarak aynı ölçüsünü bulur”

“Her şey ateş ile takas olur. Ateş de her şeyle; tıpkı altın ile malların ve mallar ile altının takas edilmesi gibi”

Heraklitos’a göre; eğer bir varlık kendisi olarak kalması için gerekli kuvveti dışarıdan alıyorsa bu tür varlıklara canlı denemez. Heraklitos doğanın kendi kendine yettiği görüşüyle doğa dışında bir görüşe baş vurmayarak yaşayan bir bütün anlayış ortaya koymuştur.

Fragmanların’da; “Ölümsüzler ölümlü, ölümlüler ölümsüz. Biri diğerinin ölümünü yaşar, diğeri de ötekinin yaşamını ölür.” derken üçüncü bir merciye başvurmaksızın, her şey bir yaşam,  ölüm düzeni ve ilk ilkenin yani; Ateş’in hareketleridir. Heraklitos görüşleri, modern bilimin ilk adımları sayılmaktadır. İkinci adım olarak ise görünmez parçacıkların açıklamasını yapan Atomcu Felsefe gelecektir.

Son elementi ise;  “toprak” olarak Ksenophanes tamamlamıştır. Ksenophanes sadece felsefe değil, siyaset üzerine de eğilmiş ve acımasız eleştiriler yapan bir şair ve ilahiyatçıdır. Yirmili yaşlarda doğduğu kent olan Kolophon’dan kovulan Ksenophanes, 67 yıl boyunca şiir okuyarak dünyayı dolaşmıştır. İtalya’da  Elea’da yerleşmiş ve kendi felsefe derslerini vermiştir. Ona göre temel element topraktır “Çünkü her şey toprakta hayat bulmuştur ve toprakta son bulacaktır.”

Elementler üzerine tüm görüşler ise Empedokles’in dört ana madde kuramının oluşumuna temel teşkil etmişlerdir. Empedokles için “Su, hava, ateş, toprak” evrenin kökleridir. Bu kökler ya da bu ögeler (arkhe) birbiri ile karışarak evrenin yüzünü oluşturmuşlardır.

Empedokles’e göre dört element; Sevgi (Philia) ve Nefret (Neikos) karşıtlığıyla birleşir ve ayrılırlar. Çünkü sevgi, elementleri bir araya getirir. Nefret ise bunları ayırır. Gün olur bu elementlerin bir çoğu biraraya gelerek tek bir şeyi doğurur, gün olur tek bir bütün halindeyken bir çok şeye ayrılırlar ve bu durum sonsuz şekilde sürüp gider.

Sevgiyle Kalın
Birsen SUNGURAY

Satürn ve Jüpiter Kova Burcu’nda Kavuşumda


Merhabalar Dostlar,
Satürn ve Jüpiter Kova burcunda kavuşumda

🌸 Sahibkıran da denilen kavuşum önemli lider ve rehber haritalarında görülüyor.

🌸 Kova da olması ise; İki zaman yöneticisi olduğundan etkilerini kuşakları etkileyen şekilde gösterecektir.

🌸 Hava elementinde olan bu göksel müdahale; özellikle zeka, entellektüel konular ve mantık üzerine düzenlemeler getirmesini bekliyorum. Zaten şu dönemde, sağ duyu ve kolektifi düşünen bir zihinsel yaşam konusunda ciddi eksiklik hissediyoruz.

🌸 Kova da klasik yönetici olduğu için Satürn’ün daha iyicil özellikleri öne çıkacaktır. Ama Satürn daima öğretir ve bunu da imtihan ederek yapar, bu nedenle verdiği dersleri anlayıp, çaba göstermek dışında herhangi bir yola sahip değiliz. Jüpiter ise burda etkileri büyüten çoğaltan tarzda olacaktır. Ayrıca Oğlak’ta bürokrasinin kendine ve koltuğa verdiği şansı, bu sefer sokakta bulunan insana, halk kitleleri için yöneltecektir. Ancak tam olarak gücün değiştiğini söylemek doğru olmaz, çünkü bunun için Plüton’un, Kova transitine girmesini beklemek gerekiyor.

🌸 Kova Burcu Transitinde;
Her burç karşılıklı akslar şeklinde çalışıyor, bu nedenle Aslan burcu özelliklerimizi ciddi kontrol altında ve doğru şekilde kullanmamız gerekiyor. Egomuza, İlgi görme, lüks, marka takıntısı gibi konulara sınırlar koymanın tam zamanları…
Aslanların ilk derecesi içinde doğanlar, gezegenleri olanlar karşıt alacakları için daha fazla bu durumlardan etkilenecektir.
Kova’nın modern yöneticisi Uranüs ise Boğa da olduğundan doğa, toprak, beslenme konuları daha önem kazanacaktır.

🌸 Astroloji ise yine öne çıkacak ve daha fazla ciddiye alınmaya başlandığı bir döneme giriyor, bu nedenle Astroloji alanından da dostlara daha özenli olmak gerektiğini hatırlatmak istiyorum naçizane…

🌸 Gökyüzü, uzay, dünya dışı yaşam önümüzdeki dönemde gündemimizde olacaktır.
Havacılık alanı başta olmak üzere çok fazla icatlar ve yeniliklerle karşılaşacağız.
Mühendislik alanları, üniversitelerde çok fazla yükselişe geçebilirler.
Tıp alanında ise özellikle Genetik konusunda büyük bir sıçramalar gelebilir.

🌸Kova Burcu, devrimdir ama devrimler kolay gerçekleşmez, sancılı olur yine bunu da not düşmekte fayda görüyorum.
Kova Burcu içinde; sokakta ki kalabalıklar söz konusudur. Tıpkı Fransız devriminde olduğu gibi Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik konuları hiç bir dönemde olmadığı kadar önemli olacaktır.
Bundan uzak tüm yaklaşımlar şiddetli karşılıklar görecektir. Kova doğasında olan İsyan mevzu çok daha kolay şekilde açığa çıkacaktır.

🌸Sahibkıran etkisi nedenli, Kova tarzında, halka yakın olan, entellektüel, bisiklete binen liderlerin dünyada çoğaldığını, rağbet gördüğüne ileri günlerde tanık olabiliriz.

🌸 Resmi olmayan gruplar Kova konusu olduğundan; hepimiz için ‘arkadaş’ konusu önemli olacaktır.

Bugün haberlerde dernekleri sınırlayan bir kanun karşıma çıktı. Tam Kova’ya merhaba diyen Satürn dedim, kendime :)

Sivil toplum kuruluşları gerçekten özellikle yardım faaliyetleri ve çeşitli felaketlerde, özverili şekilde bulunuyorlar. Bu nedenle bu sınırlayan etki mutlaka niyete göre kader biçilerek devamı gelecektir.

Şimdilik bu kadar
Sevgiyle Kalın
Birsen Sunguray

MUDRALAR

“mudra” sözcüğü Sanskritçe kökenli bir sözcük olup, dilimizde; mühür, sembol, manevi jest, parmakların duruşu gibi anlamlara gelmektedir. Mudralar,  ruh halinin ve algının, konsatrasyon ve bilincin derinleşmesi ile uygulanan el ve el parmaklarının özel duruşlarıdır. El ve el parmaklarının özel duruşları farklı farklı kombinasyonlardan oluşur. Hem  beden, hem  ruhsal sağlık beraberinde daha üst amaç olarak insan bilincinin yükselmesi amaçlanır. Mudraları uygulayan kişi, kendi bütünlüğünü evrensel birliğe katma amacıyla mudra uygular.

Mudralar, başta Uzakdoğu olmak üzere bir çok inanış içinde çeşitli şekillerde ve binlerce yıldır kendine yer etmiştir. Tibet  Budizmi içinde ise; Mandalalar, Mantralar ve Mudralar özel yere sahiptir. Mudralar, Tibet Budizmi literatüründe nihai arınmayı elde etmeyi, doğum, ölü ızdırabından nihai kurtuluşu ifade etmesiyle Buddhalık yoluna ulaşmanın önemli bir merhalesi kabul edilir. Parmakların ve ellerin çeşitli pozisyonlarda bulunmasıyla oluşan her bir mudra, aydınlanmanın temsili olarak Buddhaların, Buddha adaylarının ve ilahi olan Tanrıların güçlerinin ifadesi olarak karşımıza çıkar.

Mudra tek elle çalışılıyorsa ASAMYUKA, iki elle çalışılıyorsa SAMYUKA adı verilir. Mudra uygulamalarında sağ el; Tanrısal boyutu temsil eder. Gözlemin, sununun, şefkat bilincinin sembolüdür. Pozitif polariteye sahiptir, maskülendir. Sağ el, Güneş ile ilişkilidir. Deneyüstü bilgiyi temsil ederken, bu bilgi; ayna bilgisi, eşitlik bilgisi, derin anlayış bilgisi, mükemmellik bilgisine köprü görevi görür.
Sol el ise; insanlık dünyasını temsil eder. Aktif zihnin kontrol edilebilmesi, niyetin düşünülmesi, kutsanma, prensip, geçici realite, izlemek, içsel hatırlama ve sevgi sembolüdür. Feminen ve negatif polariteye sahiptir. Ay’ı temsil eder.

Her parmak beş elementin birini temsil eder. Baş parmak ateş elementi, işaret parmağı hava  elementi, orta parmak eter elementi, yüzük parmak toprak elementi ve serçe parmak su elementini temsil ediyor. Ayrıca her parmak için ayrı anlamlar yüklüdür. Baş parmak; sevgi, irade, mantık ve insan egosu ile ilişkilidir. İşaret parmak; iktidar, şehvet, kendine güven,bilgi ve bilgelikle ilgilidir. Orta parmak; hayatta bir denge oluşturmak, sabır ve kontrol yeteneğiyle bağlantılıdır. Yüzük parmak; sağlık, hayat enerjisi ve aktivitesi ile bağlantılıdır. Serçe parmak ise; yaratıcılık, güzellikleri görmek ve yetenek ile ilişkilidir.

Beş element kendi yönetiminde olan zamanla da bağlı olarak çalışmaktadır. Buna Tattva (gerçeklik) denilmektedir. İçerik olarak işaret ettiği bilinci anlamlandırırlar.

Tattvalar sıralanış olarak şu şekildedir;
Privithi Tattva; sabah saatlerini kapsar. Yüzük parmağı ve toprak elementini ifade eder. Toprak, çevre ve dünyasal kazanımlar bu zaman dilimi ile uyumludur.

Vaayu Tattva; öğle saatlerini kapsar. Hava elementi ve işaret parmağı ile uyumludur. Simgesi mavi bir dairedir. Bu tattvada, grup dinamiği, sosyalleşme ve akılcılık ile ilgili konular destekleniyor olacaktır.

Apas Tattva; ikindiye denk gelen zamanları kapsar. Su elementi ve serçe parmak ile bağlıdır. Kişi üzerinde arındırıcı ve dönüştürücüdür. Renk olarak açık mavi  ve sedef rengi ile ilişkili güce sahiptir.

 Agni Tattva; akşam saatlerini kapsayan tattvadır. Ateş elementi ve baş parmak ile bağlantılı güce sahiptir. Rengi kırmızıdır. Kişinin enerjisi ile ilgilidir.

Akacha Tattva; Eter elementi,  yatsı olarak bilinen zamana denk gelmektedir. Orta parmakla ilişkilidir.  İçsel özgürlük ve ruhsal gelişmişlik adına uyumlu bilinç hali yaratmaktadır.

Kaynaklar;
Uğur Uzunkaya, Mehmet Ölmez, “Eski Uygurcada Mudralar”

Gertrud Hirschi, “Parmak Yogası” 

Onur Güven, “Okult Astroloji Ders Notları”  

Sevgiyle Kalın

Birsen SUNGURAY

Kalbin Yargılanması

Eski Mısır medeniyeti,  tarihin en gizemli ve ihtişamlı uygarlıklarından biridir. Geçmişin kadim uygarlıklarını ve bilgelik içeriklerini anlamadan, bu gün sahip olduğumuz medeniyeti anlama şansımız ise söz konusu değildir. Tüm eski uygarlıkları incelerken ise; iki önemli sorunla karşı karşıya geliriz. Bunlardan birincisi; Şu anda var olan değerler sistemimiz çerçevesinde düşünerek sadece kendi gölgemiz kadar görebilmemizdir. Diğer sorunsal ise; aşırı kutuplu şekilde, eski uygarlığı sadece özel, istediğimiz yönleri ile görerek bir nevi iyi veya kötü taraf konumuna düşmemizdir. Konu ise Eski Mısır olunca; sembolojik anlatımlar ve mitolojik olaylar örgüsü kaotik bir şekilde önümüze serilmektedir. Ancak Eski Mısır uygarlığı içinde sunulan anlatımların tümünde, arka planda ciddi bir felsefik yapı ve akış olduğunu anlamak, berrak görmemiz için kolaylık sağlayacaktır.

Bu uygarlığı böylesine özel yapanların başında günlük hayat dışında; varoluş, yaşamın başlangıcı, ölüm gibi derin soruları hayatın içine alıp bunların getirdiği içeriği adeta merkeze almalarıdır.

Eski Mısır inanışı üzerine en çok bilgi veren kaynakların başına “Mısır Ölüler Kitabını” koyabiliriz. Bu metin zannedildiğinin aksine, ölüleri diriltmek amacıyla oluşturulmuş bir metin değil, tam tersi yaşam sonrasında, ölen ruhların yolculuğu için rehberlik etme amacıyla yazılmış sembolojik ve kutsal metinlerdir. Mısır Ölüler kitabı, ruhun saflaşması, arınması ile aydınlığa ulaşması amacıyla yazılmıştır.

Mısır Ölüler kitabı için ilk metinlere 18. Hanedanlık döneminde rastlanılmıştır. Günümüze iletilmesi ise Albert Champdor’un Ani, Hunafer, Anhai papirüslerinden bir araya getirerek yaptığı çalışma sayesinde olmuştur.

Mısır Ölüler kitabı için ilk metinlere 18. Hanedanlık döneminde rastlanılmıştır. Günümüze iletilmesi ise Albert Champdor’un Ani, Hunafer, Anhai papirüslerinden bir araya getirerek yaptığı çalışma sayesinde olmuştur.

Mısır Ölüler kitabı üç farklı derleme şeklindedir. Bunlar; Heliopolis derlemesi, Sais derlemesi ve Teb derlemesi şeklindedir. Bilinen en eski metinler 453  Bab’dan oluşur. Kitabın Atlantis’ten göçen bilgelerin eğittiği, Mısır rahiplerine yazdırıldığına inanılmaktadır. Kitap hanedan dönemlerine göre lahitlere ve papirüslere yazılmış ve bu şekilde birleştirilmiştir. Eski Mısır uygarlığı dışında bir “Ölüler Kitabı” na sahip olan diğer uygarlık ise Tibet’tir.

Mısır Ölüler Kitabında var oluş şu şekilde anlatılıyor:
“Ne varlık, ne de yokluk vardı. Yukarıda ne uzay ve de gökyüzü vardı. Hareket eden neydi? Nerede ve kimin yönetiminde? Derin, dipsiz su mu vardı?
O zaman ne ölüm, ne ölümsüzlük, ne de geceyi gündüzden ayıracak bir belirti vardı. Bir, nefes almadan soluyordu. Kendiliğinden hareketli idi, ötesinde hiçbir şey mevcut değildi. Başlangıçta karanlıklar karanlıkları örtüyordu. Boşlukta hapsolmuş ‘’bir’’ sıcaklığın gücü ile vücut buldu.”

Bu sözler ile Mısır Ölüler Kitabı ilahi olandan  ‘Bir’ den ve başlangıçtan bahseder.

Mısır Ölüler Kitabının en ilgi çeken bölümleri arasında 125. Tılsım bölümü önemlidir. Bu bölüm “Ani Papirüsü” olarak da geçer. Orijinal metin şu anda İngiltere’de British Museum’da bulunmaktadır.

Kitap içinde; ölüm sonrasında fiziksel bedenini terk eden ruhun Ka’sıyla Amentet’e gittiği burada kendisini bir yargılama beklediği ve Osiris ve 42 yargıcı ile görüşeceği,  42 günahı ile bir yargılama olduğu, bu yargılanma için vicdanın çok önemli olduğu anlatılır. Bu yargılanma sonrası ise bazı ruhlar tekrar doğmaktadırlar ama bazıları ise yükselmiş ruhlar olarak Osiris ve İsis’in yanında yer alarak görevler alırlar.

Bağışlanma isteyen bölüm şu şekildedir:
“hiç kimseye kötülük etmedim.
yakınlarımı bahtsızlığa sürüklemedim.
gerçek evinde alçaklık etmedim.
kimseyi gücünün dışında çalıştırmadım.
benim yüzümden kimse korku duymadı,
yoksulluk ve acı çekmedi, bahtsız olmadı. tanrıların kötü gördükleri şeyleri hiç bir
zaman yapmadım.
kölelere kötü muamele etmedim ve ettirmedim. kimseyi aç bırakmadım.
kimseye göz yaşı döktürmedim.

kimseyi öldürmedim ve kimsenin
kahpece öldürülmesini emretmedim.
kimseye yalan söylemedim. hiç bir utandırıcı davranışta bulunmadım.
zina etmedim. yiyecekleri pahalı ve eksik satmadım. terazinin dirhemi üzerine hiç bir zaman elimi bastırmadım. teraziyle tartarken hiç bir zaman hile yapmadım.
süt çocuklarının ağızlarından sütü uzaklaştırmadım. hayvanları çalmadım.
tanrının kuşlarını avlamadım.
ölmüş balığı tutmadım. hiç bir arkın suyunu başka yöne çevirmedim.

ben temizim, temizim, temizim…“

Eserin,  yargılama bölümü “Kalbin Yargılanması” olarak da bilinir. Kalp, Mısır’da  sağduyu ve bilincinde merkezi olarak kabul edildiğinden, hayat sorumluluğumuz doğal olarak kalp ile ölçülecektir.

Bölüm  içinde;  Mısır Tanrılar Panteonundan birçoğundan bahsedilmektedir.  Tanrı ve Tanrıçaların ruhla olan ilişkileri, ruhun ölüm sonrası Osiris’in karşısına Anubis tarafından götürülmesi, Tanrıça Ma’at’a ait adalet ve doğruluk  tüyü ile kalbinin tartılması sembolojik şekilde anlatılmaktadır. Tartılma Tanrıça Ma’at’ın  “Hakikat Salonunda” gerçekleşmektedir. Maat’ ın sembolü “hakikat, denge, düzen, adalet ve doğruyu” simgeleyen tavus kuşu tüyüdür. Bu tartılma ve yargılanma sahnesi; bir kefesinde ölünün kalbi, diğer kefesinde bir tüyün var olduğu terazi ile temsil edilir. Tüyün kalpten hafif olması saf ve güçlü bir kalbe işarettir. Ve onu ölümsüzlerin arasına götürür. Bu yargılama esnasında tanıklar; Anubis ve Horus’tur. Bilgelik ve medeniyetin Tanrısı Thot, tartılma sonucunu ve tüm olan biteni yazarak, göksel kayıtlara işlemektedir.

Ruh, kalbini ise şöyle anlatır:
“ah, benim kalbim, dönüşümlerim için gerekli olan, atalardan gelen kalbim, terazilerin muhafızları önünde kendini benden ayırma, sen benim göğsümün içindeki kişiliğimsin, bedenlerimin üzerinde beni izleyen eşimsin.”

Kaynaklar; Albert Champdor, Mısır Ölüler Kitabı
Ergun Candan, Antik Mısır Sırları
 
Sevgiyle Kalın
Birsen SUNGURAY


İMBOLC GÜNÜ

İmbolc günü 1-2 Şubat tarihinde kutlanan günlerdendir. Bu gün de; Kelt inanışı içinde yer alan Tanrıça Brighid’in siyah örtüsünden soyunup, beyaz örtüsüne bürüneceğine ve saflığa, yeniden doğuşa, başlangıçlara, bolluk ve berekete, en çok da umuda işaret eder…

Tanrıça Brighid, ateş elementine hükmetmektedir, ve ocak tanrıçası olarak da bilinir. Bu gün itibariyle toprağa ve suya dokunarak ısınmasını sağlar.
Bu inanış ise; neredeyse tüm toplumlarda, farklı anlatışlarla da olsa yerini bulur.
Tanrıça Brighid, adını Keltçe Brig (yüce olan) sözcüğünden adını alıyor. Yine Bride (gelin) sözcüğü de aynı kökten türemiştir.
Tanrıça Brighid evlerimizin ve ocağımızın koruyucusudur. Bu nedenle aile değerleri açısından önemli bir mitolojik figürdür.

Ayrıca Tanrıça Brighid; şairlerin, ozanların, büyücü ve şifacıların koruyucusu ve rehberidir. Tanrıça Brighid’in sembolü ise; yeşil örtüsü ve pelerinidir. Efsaneye göre; Brighid, Aziz Patrick’ten eğitim almak için giden Pikt bir adamın kızıdır. Sonradan Hristiyanlar içinde Azize olan Brighid, Leinster’in kralına gider ve bir manastır inşa etmek amacıyla toprak satın almak ister. Kral, O’na, sadece örtüsüne sarabileceği kadar toprak vereceğini söyler. Ancak Brighid’in yeşil örtüsü, ihtiyacı olan toprağı alabilecek şekilde büyür de büyür ve Brighid bu şekilde ihtiyacı olan toprağa sahip olur.

İmbolc günü, Keltlerle ilgili olmasına rağmen İrlanda ve İskoçya’ya özgüdür. Tanrıça Brighid ise öncelikle “arınmanın” temsilcisidir. İçerik form olarak; üçlü bir anlayışa sahiptir; genç kız/ anne/ yaşlı bilge kadın olarak kabul edilir.
Ben genel olarak; mitolojik yönünü Roma mitolojisinden Tanrıça Vesta’ta yakın buluyorum.

Sevgiyle Kalın

Birsen SUNGURAY

Kaynak; Paganizm Bilgi Merkezi

ÜNLÜ RÜYALAR

Tarihte geçen bir çok ünlü rüya mevcuttur. Bu rüyalar, çeşitli şekillerde son derece etkili olmuşlardır.

Bunlar içinde Mary Shelley’e ait bir rüya özeldir. Çünkü; sonradan Frankenstein ismiyle romana dönüştürüldü. Zaman içinde ise hak ettiği yeri aldı. Frankenstein romanı; yaratılan ve yaratıcısı arasında bulunan bağı sorgulaması ile felsefik açıdan önemli bir romandır.

Rüyalardan ilham alınarak yazılmış kitaplar olarak; İsabel Allande’e ait “Ruhlar Evi” kitabını, Robert Louis Stevenson’a ait “Dr. Jekyll ve Mr. Hyde” da verilebilir.

Bir çok buluş ve icatlar da rüya görme esnasında ortaya çıkmıştır. Örnek olarak; dikiş makinesinin öncüsü Elias Howe, DNA yapısını keşfeden James Watson ve Francis Crick, benzini keşfeden bilim insanı Friedrich August Kekulé gibi isimleri sayabiliriz.
Rüyalar bir çok kehanette getirmişlerdir. Abraham Lincoln’ün ölmesinden önce rüyasında ülkesinde İnsanların yas tuttuğunu görmüştür.

Yine filozof da olan, İmparator Julyen’e ait bir rüya önemli rüyalar içinde geçer.
İmparator Julyen’de tarihte ünlü kişiliklerdendir. Taht kavgalarının, Paganlık ve Hristiyanlığın karşı karşıya olduğu bir dönemde İmparator olmuş ve sert, despot kişiliği ile tanınıyor. Kendisi, sarayda sadeleşmeye gidiyor. Köle istemiyor, işlerini kendisi yapıyor. Hristiyan bir aileden olmasına rağmen Pagan olduğu için ‘dönek’ olarak da yaftalanmış ve Antakya’ya Perslerle savaşırken aldığı bir yara sonucu hayatını kaybediyor. Çeşitli kaynaklarda ise Hristiyan olan kendi adamları tarafından öldürüldüğü de geçiyor. Mezarı ise İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunuyor.
İmparator Julyen ünlü rüyasında; İstanbul’dan bir Kartal’ın Avrupa’ya doğru uçtuğunu görüyor ve Kartal uzun süre burda kalır ve yaşar. Sonrasında ise tekrar Doğu’ya döner. Bu rüya için döneminde yorumcular; ‘Bilgeliğin Batı’ya gideceğini uzun bir süre burda kalacağını ancak tekrar Doğu’ya döneceğini’ söylerler.

Son olarak da size “Uyuyan Kahin” den bahsetmek istiyorum. Edgar Cayce Amerika’da 1877’de doğmuş, dünyanın en ünlü kahinlerinden birisidir. Edgar Cayce uyuduğu veya hipnotize edildiğinde çok önemli bilgileri veriyor. İlk olarak kendisi komaya girdiği zaman, kurtulması mümkün değilken, kendisini tedavi eden doktorlara ilaç tarifi veriyor. Durumu umutsuz olduğu için verilen tarif deneniyor ve hayatı kurtuluyor. Sonrasında yardım amaçlı yürüyemeyen arkadaşı için hipnoz altında yine ilaç formülü veriyor ve arkadaşı da iyileşiyor. Edgar Cayce hipnoz altında; doktorlar, gözlemciler ve not alan sekreteri eşliğinde bir çok okuma seansı gerçekleştirmiştir. Bu seanslarda hem bireysel hem toplumsal bir çok öngörüyü, geçmişle ve gelecekle ilgili olarak bir çok bilgiyi kayda geçirmişlerdir.
Örnek olarak öngörüleri arasında; 30’lu yıllar borsa krizi, birinci, ikinci dünya savaşı, Roosevelt ve Kennedy’nin ölümü var. Ayrıca Atlantis, gezegenler, Eski Mısır üzerine yine bir çok bilgiler vermiştir. Döneminde henüz keşfedilmemiş olan Pluton’u anlattığı okumaları mevcut. Okumaları binlerce ve kayda geçirilmiş, bazıları ise kitap olarak da basılmıştır.

Sevgiyle Kalın

Birsen SUNGURAY

Kutsal Topraklar ve Yaradılış

Toprak;  tüm kültürlerde ‘Dünya’ olarak  ve yaşadığımız izafi hayatla özdeşleştirilmiştir. Bu nedenle de en çok yaradılış mitleri içinde konu edilir. Tüm toplumlarda yaşamın en somut hali olarak kutsallık içerir. Efsane, inanış ve gelenekler içinde ‘Toprak Ana’ olarak ifadesini bulur. Eski Yunan mitolojisi içinde Gaia; Khaos’dan çıkıp her şeyi tek başına var etmiştir. Roma’da ise karşılığını ‘Terra’ ile bulur. ‘Dünya’ tüm mitlerde  canlı bir varlık olarak görülmüş ve ‘Dünya Hayatı’; somutlaştırma, materyel, doğa, yaratıcılık, şefkat,  bereket, güvende olma, yaşamı ne olursa olsun devam ettirme gibi başlıklar etrafında  sembollere dökülmüştür. Diyebiliriz ki; Gaia, insanın macerası için bir kaidedir. İnsanın Ol’ma öyküsü ise; toprağın kemikleri olarak tarif edebileceğimiz, dünya yapısallığı içinde bir macera olarak yaşanır. İnsanoğlu sahip olduğu erdemlerini yaşatma, büyütme  çabası içinde, bir tohum gibi toprağa serper ve gelecek koşullara uyum sağlamaya, yaratıcılığını ve emeğini ortaya koymaya çalışır. Tüm bu çabalardan, sonuçlar veya eserler değil,  aslında kendini yaratır.
Dünya,  her toplumun kutsalı ile bağlar içinde betimlemektedir. Eski Yunan’da bir Atlas Devinin, Hindistan’da bir kaplumbağa’nın ve Amerika’da ise bir yılanın üzerinde uzanır. Depremler ise bu varlıkların hareket etmesi ile oluşurlar. Dünya coğrafyası yine bu mitlere uygunluk getirmiştir. Örneğin ‘Tau’ haritaları denilen dünyayı temsil eden Ortaçağ’ın mapa mundileri (dünya haritaları) Dünyayı Nil,Tuna ve Akdeniz arasında büyük  bir artı işareti şeklinde bölüyor ve merkezinde de Kudüs’ü bulunduruyordu. Buna karşılık Çinliler’de aynı kozmolojik nedenlerle dünya bir kare olarak temsil edilmiştir (gökyüzü ise küre) Çinliler kendi şehirlerini, işte bu geometrik şekillerin ruhuna uygun resmederek temsillere uymuşlardır.
Toprak; Türk Mitolojisi içinde iyi ve kötünün savaşı olarak yaratılış mitinde, kendini ana konu olarak bulur yine…  Her şeyden önce su vardı. Yer, ay, güneş yoktu. Sadece Kayra Han (Kuday) vardı, sudan bir ses ona “Yarat” dedi. Oda kendi gibi birini yarattı ve ona “Kişi” dedi, Kişi yeli buldu ve kendini Tanrı’dan bile güçlü saydı. Ama uçmak isterken düştü ve Kayra Han’dan yardım istedi. Tanrı Kayra Han, suyun dibinden bir taş yükseltti ve Kişi’ye suyun dibinden toprak çıkarıp adasını büyütmesini söyledi. Sonra yeryüzü yaratıldı. Kişi suyun altından toprak getirirken, kendi adasını yaratabilmek için ağzında toprak sakladı. Kayra Han, Kişi’nin elinde olan toprakları dokunarak çoğalttı. Ancak ağzında olanlar da çoğaldığı için Kişi nerdeyse ölüyordu. Kayra Han, Kişi’ye her şeye sahip olduğu halde neden toprak sakladığını sorar, Kişi ; Sadece kendine ait bir yer yaratmak istediğini söyler. Kayra Han, bunun üzerine şöyle der  “Artık sen günahlı oldun. Bundan sonra sana uyanlar,senin gibi kötülük düşünenler kötü kişi olacak. Bana uyanlar Güneş ve aydınlığı takip edecek. Senin adın Erlik olsun. Günahlarını benden saklayanlar senin adamın olsun, günahlarını senden saklayanlar benim adamım olsun”
Sonrasında yaratılmış yeryüzünde bir ağaç büyüdü, bu ağacın hiç dalları yoktu. Kayra Han bu ağaca dokuz tane dal armağan etti ve “Dokuz dalın her birinin kökünden dokuzar kişi türesin ve bunlar dokuz millet olsun” dedi. Tüm bunlar olduktan bir zaman sonra büyük gürültüler başladı. Erlik, bu gürültünün nedenini Kayra Han’a sorar. Kayra Han, dokuz milletin yeryüzüne yayıldığını ve kendi hayatlarını yaşamaya başladığını söyler ve ekler “Bu gürültüyü yapanlar insanlarım” Erlik, Kayra Han’dan, bu insanları kendisine vermesini istedi. Kayra Han ise bunu kabul etmez ve sonrasında  “insan” işte bu iyi ve kötü arasında ki savaşın bizzat savaş alanı olur.  İyi ve kötü arasında ki bu savaşta, tıpkı Erlik,  bir zamanlar nasıl “Kişi” iken daha fazla toprağa  sahip olmak istemişse açgözlülük, hırs, dalavere  yardımcısı olur. Kendini Tanrı Kayra Han’a eş görmesi ile kibir en sevdiği günah olur.

Ve halen iyi ve kötünün savaşı devam etmektedir.

Sevgiyle Kalın

Birsen SUNGURAY

Aşk ve Ruh (Eros ve Psyche)

İnsanoğlu hakikat arayışında “anlam” ihtiyacını karşılamak üzere, bilgiye dair her birikim, önemli ve kültüre göre işlenmiş şekilde karşımıza çıkar. Toplumsal ya da bireysel anlamda kişilik, benlik ve kimlik inşaası, büyük ölçüde zihinsel verilerin ruhsal yapıda yansıma bulmasının sonucudur. Kuşkusuz bu noktada mitler, gerek sembolik yapılar gerekse hikayelenmiş olgusal durumlar olarak büyük işlev görmektedir.

İnsana dair pek çok özellik ve bunlardan doğan bir çok insan tanımı vardır. Bu özellik ve tanımlardan biri de “homo narrans” dır; yani insan kendini öykülendirerek şekillendirir. İnsanın ya kendisi bütünüyle bir hikayedir; ya da bir ve birden çok kısımlarıyla diğer hikayelerin bir parçası…

Çünkü insanın sonlu bir varlıkken sonsuzu kavrayamaması, bir parçası iken bütünü kapsayamaması acı ama büyük bir gerçeğe dair tecrübedir. Biz buna yaşam öyküsü ve yahut da hayat hikayemiz deriz. Bu da yaşayan insanın “yaşayan olmak için” hayatında en azından bir hikayenin varlığını zorunlu kılmaktadır. Yaşam hikayeleri yaşanır veya anlatılır ya da yaşanmaz ama anlatılır veyahut hem yaşanmaz hem de anlatılmaz ama yine de hikayeliğinden bir şey kaybetmez. Sadece yeryüzünde olmak dahi bir hikaye olmak/yazmak için kafidir.

İsimleri “Aşk” ve “Ruh” anlamlarına gelen Eros ile Psyche’nin öyküsü MS. 2. yy’da yaşamış Romalı yazar Lucius Apuleius’un “Dönüşümler” isimli kitabının 4 ve 5. bölümlerinde yaşlı bir kadının ağzından anlatılmaktadır. Romalılar, Eros’a “Cupid” (veya Cupido), annesi Afrodit’e de “Venüs” isimlerini verdiklerinden öyküde bu Romalı isimler kullanılmıştır. Latince “Aşk” sözcüğünün karşılığı olarak Amor ismiyle de anılan Eros, Afrodit ile savaş tanrısı Ares’in (Roma’da Mars) oğluydu. Savaş ve barışın birlikteliğinden doğan Eros annesinin dizinin dibinden ayrılmayan haşarı bir çocuk, çocuksu bir delikanlı ve kanatlı olarak betimlenir. Simgeleri ok ve meşaledir. Çünkü aşk kalbi yaralar ve tutuşturur. Altın uçlu sivri okları hedeflediği kişileri âşık eder, kurşun uçlu küt okları ise aşktan yoksun kılar. Bu öyküde ise, aşkın olgunlaştırdığı güzel bir delikanlı olarak betimlenmektedir.

Eros ve Pysche, hayatımızda beş duyu organımız ile hissedemediğimiz, aşk ve ruhun somut olarak hikaye edilmiş halidir. Ruh bilimi (psikoloji) kökenini Psyche’den alır. Milet kralının üç güzel kızı vardır, fakat en küçük kız olan Psyche (Ruh) kardeşlerin en güzelidir. Psyche bir türlü evlenemez, çünkü hiç kimse bu kadar güzel bir kızla evlenmeye cesaret edemez. Halk Psyche’nin güzelliğine kendini o kadar kaptırır ki, Tanrıçaları Afrodit’e (Venüs) bile tapınmayı unuturlar. Bu yüzden Afrodit büyük bir kıskançlık ile bunun intikamını Psyche’den almak için oğlu Kupidon’u (Eros) yanına çağırmış. Ondan, aşk okları yardımı ile, en çirkin ve insanlar tarafından en aşağılanan birisine Psyche’yi aşık etmesini istemiş. Kızının durumuna üzülen ve onun Afrodit gibi sevilip sayılmasından dolayı tanrıların hışmına uğradığından kuşkulanan Kral, Milet’e gidip Apollo’nun kâhinlerine danıştığında “Kızın hiçbir ölümlünün gelini olmayacak.” dediler. “Yas giysileri giydirip dağ başına götür, hiç kimsenin karşı koyamayacağı bir canavar bekliyor onu, kocası o olacak.” Saray ve kent yasa boğulmuştu, ama buyruk yükseklerden geliyordu. Psyche’ye gelinlik yerine, kara giysiler giydirip dağ başına bıraktılar onu. Eros, yay ve okunu alıp kızın yanına doğru uçar. Psyche’yi gördüğü an onun güzelliğinden etkilenen Eros ölümlü kıza aşık olmuş ve annesi Afrodit’in emrini yerine getirememiş.

Eros’un oku bu kez kendi yüreğine isabet eder ve Psyche’ye aşık olur. Meltem tanrısının da yardımıyla gecenin sessizliğinde esen rüzgarla birlikte kızı alıp saraya götürdü. Eros kimliğini Psyche’den sakladı ve ona yüzünü asla göstermedi. Ayrıca, sadece gece ve karanlıkta görüşmek için Psyche’den söz aldı. Gündüzleri muhteşem sarayında yaşayan Psyche, kim olduğunu bilmediği eşini çok sevmekte ve O’nun istediği üzere, kim olduğunu bilmemektedir. Ancak ailesini özleyip, onları görmek ister. Eros bu isteği kabul ederek, Psyche’nin kız kardeşlerini getirtir. Kız kardeşler, sarayı çok beğenir ve kıskanırlar. Giderken de, eşinin belki de bir canavar olabileceğini ve bunu öğrenmesi gerektiğini söylerler. Buna çok üzülen Psyche verdiği sözü unutur, gece eşini görmeye karar verir. Gece bir kandil tutarak eşine bakar ve çok hoş, genç bir adamla karşılaşır. Kandilden düşen yağ ise Eros’un omzuna damlar, uyandırır. Büyük bir hayalkırıklığına uğrayan Eros, Psyche’yi terk eder.

Psyche, tüm dünyayı dolaşarak Eros’u aramaya başlar. Ancak hiçbir yerde bulamaz, son çare Afrodit’ten yardım ister. Afrodit, Psyche’ye bir çok zor imtihanlar verir. Psyche bu imtihanları bazen de yardım alarak, başarıyla yerine getirir. Son görev olarak kendisine yeraltına gidip, Persefone’nin makyaj aynasını getirmesi istenir. Psyche bu görev için yeraltına da gider ve Persefone’ye hikayesini anlatır ve aynasını ister. Persefone aynasını verir ama aynayı açmaması gerekmektedir. Yolda Psyche merakına yenik düşer ve aynaya bakar. Sonrasında ise bir ölüm uykusu başlar. Onu bulan Eros çok üzülür. Aynayı, Afrodit’e gönderir. Psyche’yi alarak Zeus’a gider ve yardım ister. Zeus ise Psyche’ye, geri gelmesi için ölümsüzlük verir. Böylece; Eros’la beraber sonsuza dek mutlu yaşarlar…

Yunanca’da Psyche “Ruh” ve “Kelebek” anlamına gelmektedir. Bu nedenle hem ölüm sonrası bedeni terk eden “Ruh” hem de Eros’un eşi olan Psyche; “Kelebek Kanatları” ile temsil edilmiştir. Psyche’nin Eros’a yani Aşka giden yolda verdiği mücadele bir tırtılın “Kelebek” olma adına verdiği mücadeledir aynı zamanda. Kelebeğin kozasını açarken, gösterdiği çabanın onu güçlendirmesi gibi Psyche’de aşkın ihanet ve sadakat kutuplarında olgunlaşır.

Bu mitte bulunan dual yanlar çok belirgindir.Bu yanları görmek, anlamak için bir çok ipucu sunmaktadır. Eros ölümsüz olandır. Psyche ölümlü olandır. Eros göksel olandır.Psyche yersel olandır. Eros manevi olandır.Psyche maddedir. Eros Tanrısal yan iken Psyche Tanrısal yana ulaşmaya çalışan beşer olandır. Sonsuz ve fani olanın birleşmesi ise Hz. Mevlana’nın Vuslat tanımıdır.

Eros hikaye içinde genel olarak “görünmez” dir. Ama aynı zamanda Psyche’den koşulsuz inanç ve güven ister. Psyche halinden şikayetçi olmasa bile, bazen şüpheye düşüyor ve yoldan çıktığı anlar oluyor. Genelde bu anlar için af diliyor ve kefaret şartlarını gerçekleştiriyor. (Ancak cezalarını çekerken görünmez güçler veya doğa şartları gibi ilahi yardımlar oluyor) Psyche tüm bu şartlar içinde; denemelerinden geçerken çalışkan olmayı, zeki olmayı, hazırlıklı olmayı vs. öğreniyor. (erdemler geliştiriyor) Bazen de, Tanrılara yalvar yakar oluyor. (Nefs, gurur,ego vs. kalmıyor) İşte tüm bunları ilahi aşkına ulaşmak için yapıyor. Çünkü Ruh her zaman Aşk’ın parçasıdır. Ona ulaşmak ister.

Aşkla Kalın
Birsen SUNGURAY

Kaynaklar:
Gülüşen Göcen / Psikoloji, Mitoloji, Din
Colette Estin, Helene Laporte / Yunan ve Roma Mitolojisi
Turhan Yörükhan / Yunan Mitolojisinde Aşk

Yaz Gündönümü ve Göksel Katlar

Merhabalar Dostlar,
Bu gün, 21 Haziran ve Kuzey yarım kürede en uzun gün oluyor. Bu gün itibariyle Yaz gündönümü başlamış oluyor. Güneş ise Yengeç Burcuna geçerek, bu öncü burçta yeni başlangıçları destekliyor. Tıpkı Yengeç gibi tüm öncü burçlar, gündönümlerine denk gelirler. İlkbahar gündönümü ise Koç Burcu ile başlar ve bu yüzden Koç ilk burçtur.
Yaz gündönümü içinde Eski Mısır da, Yengeç Burcu Kheper ile temsil edilmişti. İlahi hayatın ve yenilenmenin de sembolü idi ve her şeyin yüce annesi, doğanın dişil enerji kaynağıydı. Tüm kadim kültürler de “Ay” ile karşılığını bulmuştur.

Bilgeliğin geçmiş birikimine göz atacak olursak; “İnsan” ve “İnsanlık” yedi kattan oluşuyor. İşte bu katlar, aynı zamanda göksel katlarında yansıması oluyor. Bu yedi kat, beş gezegen; Mars, Venüs, Merkür, Jüpiter, Satürn ve iki ışık; Güneş ve Ay’dan oluşur. Göksel Katlar üzerine çeşitli kaynakları taradığımız her zaman, aynı şekilde Yengeç Dönencesi ve Oğlak Dönencesi arasında sıralanırlar. Yine her yedi yılda, bulunduğu katın özelliklerini gösterirler. Yengeç yöneticisi Ay, ilk yedi yılı 0-7 yönetir ve bakılma, beslenme, korunma, sevgi gibi tecrübelerimizle ilgilidir. İkinci yedi yılda, 7-14 Merkür yöneticidir. Öğrenmek, konuşmak, yazmak, kendini ifade etmek, yakın yerlere gidebilmek gibi tecrübeler geliştirir. 14-21 arasında bulunan yıllar içinde ise yönetici Venüs olur. Bu dönemde kişi için görünümü, nasıl bir imaj verdiği, karşı cinsiyetten ilgi görmek, arkadaşları ile iyi vakit geçirmek gibi konular önemlidir. 21-28 arasında yönetici Güneş olur. Artık bir “benlik” oluşturmak, kişinin kendi ayakları üzerinde durabilmesi, hayatta ne yapacağı üzerine tanımlar koyması ve netleştirmesi önemlidir. 28-35 arası içinse yönetici olarak Mars geçiyor. Bu dönemde kişi elde ettiği tecrübeleri göstermesi, eyleme dökmesi, tecrübelerinin üstünden girişimlerde bulunması, bazen de bunları yapmak adına mücadele etmesi gerekecektir. 35-42 aralığında Jüpiter yönetici olup, kişinin artık var olan bilgilerini sentez bilgi haline getirmesi, bunlardan felsefe oluşturması ve bunu yayma, genişleme odaklı kullanması, aktarmaya başlaması gerekiyor. 42-49 aralığı Satürn dönemi olup, kişi buraya kadar edindiği tecrübeleri aktif kullanma, olgunlaşma, üst düzeyde durup akıl hocalığı yapma, dirayet, sabır, planlama gibi erdemleri geliştirmiş olma şeklinde gezegen tarzına sahiptir. Tabii bunlar olması gerekenler. Yaş döngüleri başa döndükçe bir önceki döngüde atlanılan tecrübe, öğrenilmeyen dersler daha zorlu ve yakıcı olacaktır. Ancak mutlaka kişinin karşısına çıkacaktır…
Hayat, Yengeç ve Oğlak dönencesi içinde bizleri eğitiyor ve ehlileştiriyor sonuç olarak, tabii bizler de buna uyum gösterebilirsek…

Kozmoloji konusu, geleneksel olarak “gökler” kavramı üzerine kuruludur. İnsanlığın hiçbir tecrübesi ‘gökler’ tecrübesi kadar evrensel değildir. Göğün bu çok katlı tasavvuru astronomik ve kozmolojik sistemlerde ‘felek’ anlayışı ile ifadesini bulmuştur. Gök cisimlerinin görünen dairesel haraketlerini açıklamakta kullanılan felek kelimesi de ‘göksel küreler’ anlamında kullanılır. Sümer’e dayanan gezegenlerin “Keldani Düzeni” felekler hiyerarşisi içinde belirleyici olmuştur. Bu düzene göre; Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter ve Satürn şeklinde sıralanır. Bu sıralamayı sonrasında bir çok isim kullanmıştır. Buna örnek olarak; Çiçero, Arşimed’i verebiliriz. Ortaçağ’dan bir çok filozof yine aynı şekilde kullanmıştır. Platon ise Eski Mısır sıralamasını esas alır. Bu sıralama içinde; Güneş, hemen Ay’dan sonra gelmektedir. Aristo, kozmolojisi anlatımı içinde iki yaklaşım söz konusudur. Bunlarda birincisi; “görünüşü açıklamak” (zevahiri kurtarmak) ikincisi ise teolojik ön kabuller üstünden hiyerarşik anlayış olarak bahsedebiliriz. Aristo, Kuidoslu Eudoksos ve Kallippos’un eserlerine dayanarak alemin merkezi olan yerin etrafında dönen eşmerkezli 55 göksel küre öngörüyordu. Ayın gözlemlenen hareketi tek bir felekle açıklanıyordu. Aristo görüşüne dayanan Petrus Apianus’un Cosmographicus Liber’in (1524) kozmoloji; yer(toprak), su, ateş, Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter, Satürn, Sabit Yıldızlar, Zodyak, Primum Mobile, ve Tanrı’nın katı olan 11. Felekten oluşur. Bu sadeleşmiş sıralama aynı zamanda varlık hiyerarşisi kavramını da esas almaktadır.

Ve İbn Arabi’ye göre duyularla algıladığımız evren (zahiri evren) bir hayaldir. Ancak boş, esası olmayan bir kurgu veya sanrı değildir. Kendinden üstteki bir gerçeklik seviyesine işaret eden sembolik bir hayaldir. Dolayısıyla bu alemde bulunan her şey, bir hakikatin sembolüdür veya dışa vurumudur. Dışımızda ki nesnelerin dizilişi, vuku bulan olaylar, hepsi bir hakikati ifade ederler. Alemin sembolik dilini bilen (arif) nesneleri okuyabilir. Çünkü evren “büyük kitap” tır. İbn Arabi döneminde halen Batlamyus (Ptoylemi) dan, devir yer merkezli sistem açıklaması söz konusudur. Ancak İbn Arabi Güneş’i “Alemlerin Kalbi” olarak niteler. Yer merkezli sistem ta ki, Kopernicus’a kadar devam etmiştir. İbn Arabi’de göksel katlar; Yer,Su,Hava, Esir olarak başlar ve Ay,Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter, Satürn, Sabit Yıldızlar, Yıldızsız Gök ve Zodyak Burçları, İlahi Kürsi, İlahi Arş şeklinde sıralanmıştır. Tüm katların açıklaması aynı zamanda evrenin var oluş açıklamasıdır.

Son olarak Hermes ile bitirelim, Zümrüt Tablette şöyle geçer “ Gerçekten, kesinlikle ve şüphesiz “Bir” olan şeyin mucizesini yerine getirmek üzere, aşağıda olan ne varsa yukarıda olan gibidir ve yukarıda olan ne varsa aşağıda olan gibidir”

En güzel dönüşümlere, Aşk’la Kalın

Birsen SUNGURAY

Kaynaklar;
Zaman ve Kozmoloji/Muhammed Hacı Yusuf
Muhyiddin İbn Arabî Mistik Astrolojisi/ Titus Bunchart

TÜRK ONGUNLARI

Semboloji tüm halkların tarihlerinde ve kültürlerinde derin anlamlar taşır. İnsanlar çeşitli sebeplerle semboller oluşturmuşlardır. Bunlar arasında; anlatımı kısa ve kolay hale getirmesi, soyut değerleri somut değerlere çevirebilmesi ve fırsatçı zihinlerin önüne bir çeşit duvar örebilmesi gibi nedenler mevcuttur. 
Yine Türk Kültürü kendi içinde sembollerle örülü bir bilgelik taşımaktadır. Buna verilecek bir çok örnek arasında Oniki hayvanlı takvim kullanımı verilebilir. Semboller; toplumsal, mitolojik ve göksel işaretleri taşırlar. Eski Türklerde özellikle Orta Asya’dan gelen ve sembollerle örülü bir dil sözkonusudur. Sembolizm; mekanları, renkleri, doğaüstü varlıkları ve doğa unsurlarını, ağaçları, hayvanları çeşitli şekillerde karşımıza çıkarır. Tüm bu işaretler olmuş bitmiş efsaneler, mitlerde kalmaz. Bizzat günlük hayatta beraber yaşanır. En çok kullanılan semboller içinde Kurt, Aslan, Kartal ve At figürlerini verebiliz. Tamamı önemli bağlantılar içermektedir.
“Ongun” bir çok araştırmacıya göre Türklerin yaşadığı coğrafyalarda kullanılmıştır. İlk olarak Çağataylıların, Moğolca’dan alarak damga ve ayırıcı anlamında kullandığını görüyoruz. Yine kelime anlamı içinde “kutsal” kelimesi ile eşanlamlıdır. Şu anda halen günlük kullanım içinde türeyen aynı kökten “Onmak” kelimesi şifa ve saadet bulmak anlamında da kullanılır.

Eski Türklerde “Ongun” , Kızılderililer’ in Totemizmi ile anlam yükü açısından büyük paralellik göstermektedir. Kızılderililer de Totemizm; bir klanın ataları, koruyucu ruhları ile birbirine bağlandığı sembolü göstermek amacıyla kullanılmaktadır. Felicien Challaye totemi; Klanın bütün bireylerinin taşıdıkları ve hepsini birleştiren işaret olarak nitelendiriyor. Bu bağlamda yine Türk Ongunlarının aynı şekilde kullanıldığını görüyoruz. 
Ongun olarak Oğuz Boyları içinde “Kuşlar” kullanılmıştır. Kuşlar astro-sembolizm açısından bakıldığında Göksel bilgiyi yeryüzüne indirdiği için önemli bir figürdür. Oğuzlar; Bozoklar ve Üçok’lar olarak kollara ayrılırlar ve kendi içinde yine boyları mevcuttur. 

Bozoklar’dan;
Gün Han’lar; Kayı, Bayat, Alkaevli ve Karaevli boyları, Ongun olarak “Şahin” kullanmışlardır.Ay Han’lar; Yazır, Döğer, Dodurga, Yaparlı boyları, Ongun olarak “Kartal” kullanmışlardır.
Yıldız Han’lar; Avşar, Kızık, Beğdili, Karkın boyları, Ongun olarak “Tavşancıl” kullanmışlardır.

Üçok’lar dan;

GökHan’lar; Bayındır, Beçenek, Çavuldur, Çepni boyları, Ongun olarak “Sungur” kullanmışlardır.Dağ Han’lar; Salur, Eymür, Alayuntlu, Yüreğir boyları, Ongun olarak “Uçkuş” kullanmışlardır.Deniz Han’lar; Iğdır, Buğdüz, Ava, Kınık boyları, Ongun olarak “Çakır” kullanmışlardır.

Tüm boylar, savaşçı ve büyük kuşları seçmişlerdir (ki bu tesadüf değildir) Astro-sembolizm içinde Jüpiter yada Türk mitolojisi açısından yine aynı şekilde Ülgen’e işaret ederler. Tek tek ele alındığında yine derin anlamlara da ulaşılabilir. Başkurt Türklerin de Şahin, “Kahramanın Yardımcısı” rolündedir. Sungur ise; Göktürk ve Uygurlar için Hükümdarlık sembolü idi. Kartal ise; Yakutlar da yine asalet sembolü olarak kabul edilir. Ancak Kartal daima çok kullanılan semboller içinde baş sırada yer alıyor. Şamanlar da mutlaka elbise üzerinde tüy ve pençe olarak taşınıyor. Bunun nedeni; ruhsal yolculukta rehber olması içindir. Güneşe uçabildiği için bilgelik için taşıyıcı olarak kabul edilmekteydi. Göktürkler, Gazneliler, Uygurlar ve Selçuklu için önemli olmuş ve halen günümüze ulaşmış bir eserde sadece estetik değil, bir çok değerlere atıfta bulunmaktadır. Şu anda çeşitli kurum ve kuruluşlar halen simge olarak kullanmaktadırlar. 

Kartal, Türk Kozmolojisinde de özel bir yere aittir. Yeryüzü dünya ağacıdır ve bu ağaç ise; Kayın ağacı ile simgelenir. İlk Şaman yaratılışı için de, bunun üzerinde yedi dallı Huş ağacı mesken olur. Bunun dışında yine üç tane daha ağaç dikerler. Hepsinin tepesine ise Kartal’ı oturturlar. Yanında yer alan kuşlar ise “geleceğin ruhları” olarak görülür…

Sevgiyle Kalın

Birsen SUNGURAY

Kaynaklar; Onur Güven, Astro-Sembolizm Ders Notları

Selçuk Kürşad Ata, Türk Kültüründe Ongunlar ve Semboller