BORİS VİAN ve GÜNLERİN KÖPÜĞÜ

Boris Vian,  1959’da öldüğünde lanetlenmiş bir yazardı. İçinde yaşadığı toplumun değerleri ve kutsallık atfedilen kurumları için sakıncalı görülen yazar, kendi toplumu tarafından red edilmiş ve  dışlanmıştı. Cenazesi tıpkı “Günlerin Köpüğü” nün son bölümünde olduğu gibi kimsesiz ve yoksulluk içinde gerçekleşti.

Efsanesi ise ölümü sonrasında başladı. Le Monde, 1970’lerde “Nasıl Klasik Olunur?” ve “Boris Vian Fenomeni”  başlıklı iki yazı yayınladı. Yine 70’lerde liseli gençlerin arasında giderek popüler bir isim olmasıyla ünü büyüdü. “Yürek Söken” isimli eseri,  yaygın okunan bir eser olurken  “Günlerin Köpüğü” ise okul programları içinde tavsiye edilecek kadar resmikabul gördü. Ancak bu resmikabule, yeteneğinin büyüklüğü açısından bakarsak,  mutlaka dar bir bakış olacaktır. Çünkü  Boris Vian’ ın “Günlerin Köpüğü” eseri aynı zamanda modern romanın başlangıcı kabul ediliyor.

Boris Vian, 39 yıllık kısa yaşantısını, isyankâr ve üretken bir  şekilde hem yazın alanından hem de müzik alanından yüzlerce eserle doldurmuştur.  Güzel bir aile yaşamı ve çocukluk yaşayan Boris Vian, eğitimini mühendislik üzerine aldı. Ancak çalıştığı işler; müzisyenlik, yazarlık, oyunculuk, çevirmenlik, öğretmenlik olmuştur. Tutkusunu ise her zaman “Jazz” olarak açıklamıştır. Küçük yaşlarda trompet çalmaya başlamış, kardeşleri ile kurduğu trio ile konserler vermiştir. Kalp yetmezliği nedeniyle bozulan sağlığından ötürü yazarlık ikinci tutkusu oldu. Kısa ömründen, yazar olarak; 15 roman ve hikaye kitabı, 10 tiyatro oyunu, 5 şiir, 2 deneme kitabı ve 400’ün üzerinde şarkı sözüne imza atarak ayrıldı. Özellikle romanlarında,  tabu deviren etkisinden dolayı anlaşılamamak ve yargılanmak en çok karşılaştığı sorunlardan olduğundan, bazı eserlerini takma isimle yazmak zorunda kalmıştır. Yazar 1946’da yazdığı “Mezarlarınıza Tüküreceğim” ile ilişkili bir suç nedeniyle dört yıllık mahkumiyette aldı. 1956’da vefat eden Vian, zamanının çok ötesinde aceleyle yaşamış ve yazmıştır. Kendisini yazmaya iten nedenler olarak ise; düzen karşıtlığı ve bu karşıtlığı alaycı, düşsel dünyası ile iletebilmesidir diyebiliriz.

“Günlerin Köpüğü” romanını, Boris Vian sadece iki günde yazmıştır. Tıpkı çok sevdiği Jazz müziğinde olduğu gibi doğaçlama yazılmış bir eserdir. Yazma konusunda ki, analitik dehasını ise roman boyunca adeta konuşturmuştur. Kelimeleri,  gerek anlamsal boyutta gerek dil bilgisini alt üst ederek farklı tarzıyla kullanmıştır. “Günlerin Köpüğü”  başlığı ile bile baştan somut bir imajinasyon yaratmaktadır. Kitabın tamamı ince detaylarda; imgeler, metaforlar ve birçok göndermelerle kaplıdır. Işıl ışıl ve pembe pamuk şeker tadında  bir aşk olarak başlayan roman da; aşk, evlilik, dostluk, takıntılar ve insan  ilişkileri, sürreal ve absürt şekilde işlenmiştir. Colin ve Chloe’nin aşkı, muhteşem bir evlenme sonrasında, Chloe’nin göğsünde bir nilüfer çiçeği açmasıyla gölgelenir, ağır bir havaya girer. Doğru ya, sevdiğimiz bir insan ancak bu şekilde hastalanabilir. Yazar, Chloe’yi iyileştirmek ve yaşatmak adına uğraşan  Colin’in  giderek yaşadığı maddi ve manevi daralmayı ise  odaların küçülmesi üzerinden şiirsel bir biçimde anlatmıştır. Zaten biz mutsuz olduğumuzda ev dedikleri,  üstümüze yürüyen dört duvardan başka nedir ki?

Boris Vian, Kitabın ön sözünde, her ne kadar fantastik ve masal gibi olsa da kitabının gerçeklere dayalı olduğunu belirtir ve şunları yazar; “Hayatta önemli olan, her şey hakkında önyargıya varabilmektir. Çünkü görüldüğü gibi topluluklar haksız ve kişiler her zaman haklıdır. Herhangi bir yaşama kuralı çıkarmamalı bundan: Kurallar deyim şekline dönüşmeden bile bağlanılacak güçte olmalıdır. Varolan iki şeydir aslında: Biri bütün kızlarla aşk yaşamak, öteki de New Orleans ya da Duke Ellington’un müziği. Geri kalan her şey kaybolmalıdır. Çünkü geri kalan her şey çirkindir ve şu birkaç sayfa bunu doğrulamak için yazılmıştır. Güçlüdür, çünkü yaşanmış bir olayı anlatır. Yaşanmış bir olaydır, çünkü başından sonuna kadar ben düşündüm bunu. Gerçeğin, ısıtılmış ve eğimli bir atmosfer içinde, düzensiz kıvrımları ve bükümleri olan bir yüzey üstüne yansıtılması yoluyla elde edilmiştir. Görüyorsunuz ya, hiç de açıklamakta sakınca görmediğim bir yol, eğer yol varsa.”

Sevgiyle Kalın
Birsen SUNGURAY

DUVAK

“Bazen en uzak yolculuk, iki insan arasındaki mesafedir” The Painted Weil “Duvak” Somerset Maugham ait “The Painted Weil” (Boyalı Peçe) romanından uyarlanan bir filmdir. Kelime olarak aslen düğün ve cenazelerde kullanılan örtü anlamında kullanılır.

Filmde ise; “örtü” olarak, kendimiz adına sakladığımız en kişisel yönlerimiz ve olanı değil, olmasını istediğimiz şekilde gördüğümüz beraberliklerimiz için bir metafor olarak kullanılmıştır.

Film 2006’da çekilmiş olup, başrollerinde oynayan, Naomi Watts ve Edward Norton aynı zamanda filmin yapımcılığında üstlenmişler. İkilinin film boyunca yine çok üst düzeyde bir oyunculuk sergiledikleri de söylemek lazım…

Edward Norton, Dr. Walter Fane rolünde sakin, planlı ve kararlı bir karakter çıkarmışken, Naomi Watts ise duygusal, bencil bir kişilikten, güçlü bir karaktere doğru yolculuk yapıyor.

Zaten filmin ana temasında bulunan; iki insanın birbirlerine duydukları, baskıcı mecburiyete rağmen, güzellikler yaratabilmeleri son derece düşündürücüdür. Çünkü çoğu kez başta sevdiğimiz insanlar olmak üzere İnsanları olduğu gibi değil kendi renklerimize oynadığımız bir peçenin arkasına görüyoruz ve bu da aslında çift taraflı körlüktür.

Sadece “ben” bilgisi ve “biz” bilgisi içinde etkileşimlerle birbirimize ve bizzat kendimize yolculuklar yaparız ya da kaçarız…

Film konusu içinde; 1920’lerde mikrobiyoloji uzmanı Dr. Walter Fane sosyetik bir güzel olan Kitty Garstin ile evlenir. Ancak Dr Walter Fane görevi nedeniyle Şanghay‘a gönderilir. Evlilik için de mutluluğu bulamayan Kitty eşini, Liev Schreiber ile aldatır. Bu durumu fark eden Dr. Fane, Çin‘in merkezine uzak bir köy olan Mei- tan-fu’da kolera salgını olması nedeniyle gönüllü olur.

Film bu çekimi ile Somerset Maugham’un roman uyarlamasının üçüncü uyarlaması oluyor. Birbirinden güzel Çin görüntülerine sahip filmde; yaşanan kolera trajedisi beraberinde insan hikâyeleri çok güzel işlenmiştir.

İnsanların kriz zamanları neler yapabildikleri ve asıl bu kriz zamanlarında insanların içindeki; uyuyan kahramanın ya da çöreklenmiş kötülüğün ayağa kalktığını, gücümüzün hayat ve ölüm ekseninde denendiğini film boyunca hissediyoruz.

Sevgiyle Kalın
Birsen SUNGURAY

Son Viking; Thor Heyerdahl

Thor Heyerdahl, Norveçli bir antropolog ve arkeologdur. Kendisini daha çok deneysel bir bilim adamı olarak tanımlıyorlar. Bunun nedeni; kendi önermeleri, ne kadar zor olursa olsun, deneyimlemekten kaçmamasıdır. Bilgi ve cesaretin bir arada,  eylemsel halde olduğu sıra dışı bir kişiliğe sahiptir. Bu nedenle “Son Viking” olarak da biliniyor.

Thor Heyerdahl, 6 Ekim 1914’te doğdu. Oslo üniversitesi’nde okurken,  büyük Okyanusta bulunan Markiz adalarına gidiyor ve burada Polinezyalıların dillerini ve destanlarını inceliyor.  Buradaki halk hikayeleri ve inanışlarını incelerken,  Adalıların, İnkalar döneminde, Peru’dan deniz yoluyla, buraya yerleştiklerine dair
bir teori geliştiriyor. 

Thor Heyerdahl, 1937/ 1943 yılları arasında bu teorisini kanıtlamak amacıyla aynı yolculuğu yapmaya karar veriyor ve planlama yapmaya başlıyor. Kendisine yardım eli,  Peru elçiliğinden geliyor ve beş kişiden oluşan bir ekip kuruyor. Ekibi ile beraber İnkalar döneminde inşa edilebilecek şekilde, balsa ağacından bir sal yaparlar. Bu gemiye İnkaların Güneş Tanrısı olan,  Virochkoca’nın eski adını yani “Kon-Tiki” ismini veriyorlar.

Kon Tiki’nin önemine bakacak olursak, İnka Panteonu içinde önemli bir yere sahiptir. 1532 yılında gerçekleşen İspanyol istilasına kadar,  aynı zamanda inanç sistemleri içinde yer alan İnka Tanrıları hakkında; Keçuva halkı ve And  dağları üzerinde bulunan Titikaka gölü bölgesi’nin yerlileri Aymaraların söylencelerinden bilgi sahibi olabiliyoruz.

Kon Tiki, 1560 yılında Peru valisinin tercümanı Juan de Betanzos tarafından kaydedilen yaradılış efsanesinde geçer,  Bu efsaneye göre her şeyin yaratıcısı Efendi Kon Tiki, Virachocha  hiçlikten çıkmış,  önce dünya ve gökyüzü ardından dev insanları yaratmıştır.

İnanışa göre; İnka hükümdarlarının, Virachocha ve eşi  Mamachocha’dan  geldiğine ve onların bedene bürünmüş halleri olduklarına inanılırdı. Virachocha için çoğu kez dünyayı dolaşan ve insanlara uygarlığı öğreten,  beyaz ırka özgü hatlara sahip, yeşil gözlü,  soluk yüzlü ve sakallı bir ihtiyar olarak betimlenir. Yine Azteklerin de,  en büyük Tanrısı olan Kukulkan olarak da bildiğimiz Quetzelcoatl’la  benzeri anlatımla birleşirler. Thor Heyerdahl ve ekibi 1947’de beş kişilik ekibi ve bir papağanı ile beraber,  Peru kıyılarından yola çıkarak 101 gün süren bir keşif yolculuğu yaparlar.

Kon Tiki adını verdikleri sal ile 6600 kilometre yol alır ve Polinezya ulaşırlar.

Yolculuk esnasında; ellerinde sadece zıpkınlar olan mürettebat, salın altına girdiğinde başı bir tarafta, kuyruğu diğer tarafta kalan dev gibi bu köpek balığıyla boğuştu, içme suyu iki ayda tuzlandı ama yağmurlar su stokunu yeniledi, Kahvaltı ise  çoğu kez palamut ve gece boyunca güverteye düşen uçan balıktan oluşuyordu.

Bu yolculuğun hikayesini; Thor Heyerdahl, 1950’de “Kon Tiki” adını verdiği bir kitap olarak yayınlar. 1951’de ise bu yolculuk esnasında çektikleri görüntüleri,  belgesel olarak yayınlarlar. Bu belgesel aynı zamanda Oscar da kazanır.

Thor Heyerdahl, sadece Kon Tiki ile olan yolculuğu ile değil, sonrasında yine deneysel kimliğini koruyan birçok çalışmalarda bulunmuştur.

1948 ve 1954 arasında Galapagos adalarına düzenlenen, Arkeolojik çalışmalar ve 1955 ve 1956 da Paskalya adasında bulunan taş anıtlar üzerine önemli araştırmalara imza atmıştır. 1969’da; Eski Mısır’da olabilecek yolculukları test etmiş, RA l adını verdiği papirüs teknesi Fas’dan, Orta Amerika’ya yolculuk ederken başarısız olmuştur. 1970’e gelince RA ll adını verdiği teknesi ile 56 günde daha önceki yolculuğunu başarı ile tamamlamıştır. Bu yolculuklarını “RA seferi”  ismiyle yayınlamıştır.

Thor Heyerdahl, 1978’de Sümerler ile ilgili yanlış bir inancı,  düzeltmek amacıyla yeni bir gezi düzenler. Kendisi Sümerliler’inde çok başarılı denizciler olduğunu düşünmekteydi. Sümerlilerin teknolojisini örnek alarak Tigris (Dicle) gemisini inşa ettirdi. Tigris ile Şattülarap’dan yola çıkıp,  önce Karaçi şehrine, buradan da Cibuti’ye ulaştı. Hiç kimsenin şans tanımadığı gemisi ile 144 gün boyunca yolculuk yaptı. Bu dönemde; Yemen, Somali ve Etiyopya arasındaki savaş yüzünden dostça karşılamadılar. Cibuti’de karaya çıkmalarına izin verilmediği için başka bir gemiye geçerek gemisini yaktı. 1981 ve  sonrasında çok iyi bildiği ve esas tutkusu olan Pasifik ve Hint okyanusu’nda çalıştı.

Thor Heyerdahl, 88 yaşında,18 Nisan 2002’de hayatını kaybetti. Hayatının son yıllarında yapılan bir röportajında şunları söylemiştir;  “Hayatım boyunca kesin olarak bilinen şeylere, dogmatik teorilere ve bilim adına söylenmiş sıradanlıklara karşı savaştım. Bugün, bir tek şeye inanıyorum. Özgür düşünceye açık bir beyin, bakmak ve görmek arasındaki ayrımı fark etmeyi başarırsa, gezegenimizin sırlarını rahatlıkla keşfedebilir. Önemli olan, insanlık tarihinin 2-3 milyon yıllık serüvenini anlamak. Buna biraz katkım olduysa çok mutluyum.”

Sevgiyle Kalın
Birsen SUNGURAY


Satürn ve Uranüs Tarzı

Merhabalar Dostlar,

Hepimizin başarı sözcüğü için atfettiğimiz farklı tanımlarımız var. Bu tanımlar bizlerin neye ve ne kadar değer verdiğimiz konusu ile son derece ilgili… Ancak günümüzde daha sorgulayan ve hayatın ilüzyonel yaklaşımlarına idrak gösteren insanlar olduğunu görmek beni çok mutlu ediyor. Tüm bunların çoğalarak, somut gerçeklere dönüşmesini ise giderek daha fazla görüp, yaşayacağımıza inanıyorum. İnsanoğlu daha fazla satın alarak, daha fazla kirleterek, daha fazla materyel peşinde koşarak aslında insan tarafını desteklemediğini  içsel olarak zaten biliyor. Artık “mutluluk” kavramını şartlara bağlamadan, mutlu olmayı öğrenebiliriz. Mutlu olmak için güzellik, zenginlik, başarı adına tariflediğimiz ağır standartlara uymak zorunda değiliz. Kendi “mutluluğumuz” adına önümüze koyduğumuz ağır şartlardan biri olan “başarı” ego ve sahip olma adına, tatmini olmayan sorumluluklar içerir. Yani; etiket yükseltmenin veya daha fazlasını kazanmanın sonu olmadığı için “başarı” kavramı da, bilinç düzeyinize göre  ilüzyonel oluyor. Halil Cibran şöyle der; “Nefsi doyurmak, deniz suyuyla susuzluk gidermeye benzer”

Her birimizin genel olarak transitlerini korku ile izlediği gezegen olmasına rağmen Satürn, aynı zamanda kalıcı başarıyı, emeklerin somut karşılığını ve statüyü temsil eder. Satürn transitleri bizim için zorludur. Çünkü göz yaşına bakmaz, fırsatlarla gelen kolay başarıyı temsil etmez. Satürn; öğrenilmiş, defalarca tekrar edilerek uygulanmış, sonuçları alınarak, incelenmiş bir bilgiyi temsil eder. Bu yüzden bilginin bilgelikle buluşması gerekir. Transit bulunduğu alanda ve burcun karakterine göre sizi mutlaka “adam eder” ayıptır söylemesi… Satürn Oğlak burcunu temsil eder ve aynı zamanda Kova burcunun klasik temsilcisidir. Satürn Oğlak ile bireysel özelliklerini gösterirken, topluma yayılan özellikleri Kova ile gösterir. Satürn gezegenler içinde fiziksel ve sembol olarak “sınıra” işaret  ederken Uranüs “sınır ötesinde olmaya” fiziksel ve sembolik  olarak işaret eder. 

Satürn ve Uranüs’ün başarı üzerine tarzlarını anlatmak içinse, çok büyük bir kolaylık yapmaya karar verdim. Satürn Tarzı için; Person of İnterest dizisinden “Harold Finch” ve Uranüs Tarzı içinse Fringe dizisinden “Walter Bishop” dan bahsedeceğim…

“Person of interest”  dizisini izlerken en çok düşündüklerimden biri , senaryo yazanlar karma ve astroloji üzerine kesin bilgi sahibi olmalılar şeklindeydi. Özellikle “Harold” tam bir Satürn insanı, başında olduğu sistem her şeyi ve herkesi görüyor. Muhtemel durumlar ortaya koyuyor ve bu durumlara göre herkes rolünü (Katil / Kurban gibi) iradesi ile ortaya koyuyor. Sistemi ise buna göre olumlu olandan yana çalıştırıyor ve koruyor. Yarattığı sisteme temas eden herkes büyük dönüşümler yaşıyor. Hiçbir zaman açık uç kalmıyor ve bir durum da tam gerçekleşmeyen adalet, mutlaka gelecekte nihayete eriyor. Harold Finch, dizide komuta dairesi insanı ve sağlam basan, ketum, büyük bedeller ödeyen ve olgunlukla bilgeliğin karışımı. Yapılması gerekeni ne olursa olsun yapıyor. Ancak karşısına çıkacak çoklu ihtimalleri ölçüp, biçen hazırlıklı yanları var. Basamak, basamak ve adım adım gidiyor. Tüm kaynaklarını hem insan, hem materyel üst düzey kullanabiliyor.

Uranüs tarzı başarı içinse; sevdiğim, örnek  dizi karakteri “Walter Bishop” Fringe’den, Walter zaten bir “sınırbilim” uzmanı olan çılgın bir bilim adamı… Dizide bu kadar zekaya tek evren yetmez deyip, paralel evrenler kurgulamışlar.  Uranüs tarzı,  ani şekilde ilhamlar alıyor ve hemen gerçekleştirmeye çalışıyor. Normalle pek işi yok. Dağınık ortam veya pijamayla çalışması gibi ayrıntılar hiç sorun değil. Kafasında fikri gerçeğe dönüştürürken çocukça zevk alıyor. Böyle bir kişiliğin uğraştığı sorunlar da tabii ki sıra dışı oluyor. Ancak kendisi de bu sorunlara beklenmedik çözümler yaratıyor. (Yani oğlunu tedavi ettirmek için zaman makinesi icat etmek gibi ne diyim yani?) Hep çocuk kalan ama aynı zamanda çok da hüzünlü bir karakter kendisi … Duygusal yanlarını kontrol etmek gibi bir derde sahip değil.  Ancak zihninde çok fazla yaşadığı için çevresindeki durumlara zor adapte olabiliyor. İnsanların isimlerini hatırlayamayıp, saçmalamak şeklinde davranışları var nitekim.

Yazımın son satırlarına ulaşan sizleri kutluyorum, yazmaya çalıştığım tarzların hangisine sahip olduğunuzu eminim düşünüp, ölçüp, biçtiniz. Hangisini daha yakın hissettiğiniz, aynı zamanda  çalışma tarzınız ve neticede sizi başarılara ulaştıracak tarzınız olacaktır.

Sevgiyle kalın

Birsen SUNGURAY

Sil Baştan / Bu Gün Aslında Dündü

Merhabalar dostlarım,

Size oldukça kült bir film ve bir de kitaptan bahsetmek istiyorum. “Sil baştan” kitabı Ken Grimwood tarafından yazılmıştır. Ken Grimwood neredeyse tüm kitaplarında olduğu gibi zaman, değerli yaşam, kadersellik temalarını bu kitabıyla çok güzel işlemiştir. Kitapta, geriye dönerek hayatı tekrar tekrar yaşama fenomeni o dönem için çok yeniydi ve sonrasında bir çok kitaba ve filme öncülük etmiştir.

Sil Baştan konusu; 43 yaşındaki Jeff Winston, heyecanını yitirdiği evliliği ile geleceği olmayan işi arasında sıkışıp kalmıştır ve hiç beklenmedik bir anda ölüverir. Tekrar hayata gözlerini açtığında ise takvimler 1963 yılını göstermektedir. O sabah 18 yaşında, üniversite yatakhanesinin duvarlarına bakarak uyanır. Her şey eskisi gibidir… Tek bir fark dışında: Jeff geleceği avcunun içi gibi bilmektedir. Futbol ligi final maçlarından at yarışlarına kadar kimin kazanacağını, Wall Street’te köşeyi dönmek için hangi şirketlere yatırım yapmak gerektiğini… Yalnız, bilmediği bir şey vardır: Neden hayatını sil baştan yaşamak zorundadır?

Ken Grimwood 1987 de yazdığı kitabında, Steve Jobs ve Steven Spielberg’den bahsederek gelecek adına önemli isimler olarak ayrı bir yerlere koymuş. Ken Grimwood kitabın filme çekilmesi için bir çok teklif alıyor. Ancak kendisine getirilen proje ve senaryoları beğenmediği için bir türlü anlaşma olmuyor. Yine kendisine senaryo yazması ile gelen teklif aşamasında ise “sil baştan” kahramanı Jeff gibi kalp krizi geçirerek ölüyor. Varisleri ile bir türlü anlaşma gerçekleşmediği için film şirketi konuyu ana hat olarak alıp, bambaşka bir senaryo yazdırıyor. Bu film ise “Bu gün aslında dündü” filmi  
Filmde; Jeff nasıl kendi hayatında sıkışıp kaldıysa, Phill’ de aynı günde sıkışıp kalır. Tekrar tekrar aynı günü yaşarken dış değişkenler ile oynayarak hayatının aslında hiç değişmediğini görür. Ta ki, bizzat kendi kişisel devrimini yapma cesaret ve olgunluğuna erişene dek  

Carl Jung ile bitirelim;  “Görünüşünüz, yaInızca kaIpten bakabiIdiğinizde berrakIaşır. Dışarı bakanIar düş kurar, içe bakanIar uyanış yaşar”

Birsen SUNGURAY

Bay Evet

“Dünya bir oyun bahçesi. Bunu çocuklar biliyor ama biz büyüyünce unutuyoruz…”

Yılbaşı veya yaş günü gibi zamanlarımızda genellikle özel kararlar alırız. Bu kararlar hayallerimize dair ve bizim için önemli kararlardır aslında. Ama bu kararlar gerçek hayatla asla buluşmaz. Çoğu kez gündelik hayatın içinde eriyip gider. Bir de gündelik hayat rutini vardır. Bu rutin hayallerimizi gerçekleştirme eylemselliği yanında çok daha agresif ve talepkardır. Yıllarca resim yapmayı, dans etmeyi belki soğan ekip, inek yetiştirmeyi düşünebiliriz. Ama sadece düşünürüz. Ancak saat çaldığında uyanmayı, iş, yemek vs. tüm gündelik döngüleri düşünmeden gerçekleştiririz. Yaptıklarımıza ne kadar düşünce ve düşündüklerimize ne kadar hareket kattığımız ise kendimizi bütün hissettiğimiz yer oluyor. Standart yaşanan versiyon ise hayallerimizi sadece hayal olduğu için seviyoruz…

Küçük hayatlarımıza o kadar sadakatle bağlıyız ki, bizi plan ve proje dışına çıkaracak tüm evrensel aksiyonlara “Hayır” demeyi erdem sayarız.

Jim Carrey’nın 2008’de oynadığı “Bay Evet” filminde arkadaşının ısrarı ile terapiye gider. Terapide ona her şeye “Evet“demesi aşılanır. Terapi sonrası bunu hayata geçirince hayatı alt üst olur ama son tahlilde her şey iyi olur. Filmden bir replikle bitireyim:

“Olaylara evet dediğinizde mümkün olana sarılırsınız, hayatın enerjisini içinize çeker ve fazlalıklarını alırsınız.”

Birsen SUNGURAY

Oz Büyücüsü

Oz Büyücüsü; hepimizin çocukluğumuzda severek izlediğimiz, filmi de olan, L. Frank Baum tarafından yazılan çok özel bir eserdir. Eser çocuklar için yazılmış görünse de, içinde bir çok özel detaylar barındırmakta. Ben açıkcası; bu eseri çok seven birisi olarak, bu detayları çok düşük bir zihinle algılayıp, yazan bir çok yazı ile karşılaştım. Sonuç olarak bu yazımı sizlerle paylaşıyorum, dilerim beğenirsiniz.

Oz büyücüsü, L. Frank Baum tarafından çocuklara anlatılan bir hikaye olarak başlamış. Bu şekilde hikaye anlatıcığı çok özeldir. Örnek olarak Peter Pan’da bu şekilde yazılmıştır.  Yine “Düşler Ülkesi” filminde Peter Pan’ın yazılma hikayesi de çok güzel anlatılır. L.Frank Baum anlattığı hikayeyi  yazıp, 1900 yılında edebi büyük bir metne dönüştürmüştür. Baum’un bu eserinde özellikle 1892 yılında katıldığı Chicago Teozofi Cemiyetinin izleri görülür. Eser hakkında siyasal, dini ve feminist açıdan çok fazla yorum ve eleştiri yapılmıştır. (En acımasız eleştiriler en çok feminist gruplardan gelmiştir ve bu grupları özellikle kayınvalidesi yönlendiriyordu) Tüm bunların sonrasında F.Baum Bir röportaj yapmıştır. Bu röportajda kitapta kullanılan bazı sembollere açıklık getirmiştir.

Oz Büyücüsü, Amerika’nın Kansas kentinde yaşayan Dorothy adındaki kız çocuğu ile sevimli köpeği Toto’nun, bir kasırga sırasında hortuma kapılarak kendilerini büyülü Oz Ülkesi’nde bulmalarının ve dönüş yolculuklarının tuhaf, heyecanlı öyküsüdür. Dorothy, Oz Ülkesi’nden Kansas’taki evine dönmeye çalışırken kendine sıradışı yol arkadaşları bulur. Onların da gerçekleştirmek istedikleri önemli birer dileği vardır: Beyni olmayan Korkuluk bir beyin, kalbi olmayan Teneke adam bir kalp edinmek; cesareti olmayan Korkak Aslan ise cesur olmak istemektedir. Hepsi de dileklerini gerçekleştireceğine inandıkları ulu ve esrarlı Oz Büyücüsü’nü aramaktadırlar.

Eserde; isim olarak Oz Büyücüsü kullanılması altın kavramına göndermedir. “Simya” özellikle insanın kendini aşması, kamil insan, üst insan kavramına işaret eder. Oz ise ons olarak ölçülen altının daha saf hali olarak, eser yazıldığı dönem ekonomik bir haber olmuştu. F. Baum, Mısır ve Doğu bilgeliği üzerine bilgi sahibi olduğu gerek film ve gerekse kitaptan anlaşılıyor. Eserde kahramanların üzerinde yürüdüğü “sarı tuğlalı yol” Budha’nın aydınlanmaya giden ruhsal yoldur.Kasırga, ruhsal yolculuklarımızı anlatmakta. Kahramanlarımız “zümrüt şehri” ararlar. Zümrüt kelime olarak, hermetik felsefe üzerine çağrışım yapar. Baum, Dorothy ismini çok küçük vefat eden yeğeninin anısına kullanmıştır. Dorothy bir çok açıdan “kahramanın yolculuğunu” gözler önüne serer. Kitapta özellikle gümüş renkli ayakkabılar giymektedir, ancak filmde ayakkabıları kırmızıdır. Gümüş, kahramanın bulunduğu “gümüş ip” için göndermedir. Kahraman alt dörtlüyü (fizik, enerjetik, astral, kamamanas bedeni) üst üçlüye bağlayan yerdedir. Üst üçlü ise; gereksiz şekilde kendilerini aramaktadırlar. Üst üçlüyü yol arkadaşları temsil ediyor. Aslında üçleme olayını tüm inanç ve kültürlerde aynı şekilde (Manas, Budhi ve Atma) göksel mükemmeliyetin karşılığı olarak (İrade, Aşk ve Zeka) görebiliriz. Korkak Aslan, Kalpsiz Teneke Adam ve Beyinsiz Korkuluk hikayede gölge yanlarını, kendi kendilerine mücadele ederek yenmişlerdir. Zaten bunun dışında arayışların tamamen ilüzyon olduğunu gördüler. Hikayede Batının Kötü Cadısı ve Kuzeyin İyi Cadısı Glinda hayatımızda bulunan iyi ve kötü karakterlere örnektir. Kötüler bizi biz olmaktan alıkoyandır. İyilik ise yolumuzda yürümemiz için yardım eder ama yol bizim yolumuzdur ve yürümesi gereken ise yine biziz…

Bu yazının üstüne;  tıpkı benim gibi 12.ev ikizler güneşine sahip Dorothy oynayan Judy Garland’dan “somewhere over the rainbow” dinlersiniz dilerim, sevgiyle kalın…

Birsen SUNGURAY

Sihirbazlar Çetesi

Merhabalar dostlarım, şu an farklı bir şeylere odaklanma ihtiyacımdan ötürü; izlediğim, beğendiğim bir filmle ilgili bir yazı yazmak istedim. Aslında filmde tam Merkür tarzı :) Sanırım ikizler doğam sebepli…Konu içinde Thot geçince başka türlü bakıyorum. Özellikle bu filmde geçen bazı temaları astrolojik bakış açımla anlatmak istedim. Dilerim beğenirsiniz ;)

HER ŞEYİ GÖREN GÖZ

Osiris (Her şeyi gören göz)Efsaneye göre Horus, Osiris’in oğludur ve babasının cesedinin tohumundan oluşur. Horus büyüyüp güçlenene kadar İsis, onu saklar. Horus, güçlenir ve Seth ile savaşır. Bu savaşta Horus Seth’in hayalarını koparır. Seth de Horus’un gözünü parçalar ve Horus, çıkan gözünün yerine “Uraeus” adlı bir yılanı takar. Bu yılan daha sonradan firavunların egemenlik simgesi olmuştur. Annesi İsis parçalanan gözü yeniden tek parça haline getirir, ama o göz görmez. Horus, tek gözlü olarakyaşamaya devam eder.
(Güneş ve ay tutulması, Horus’un gözünün parçalanması ile oluşur) Savaşı kazanan Horus, gözünü geri alır ve onu babasına armağan eder. Horus, Osiris’in ardılı olarak gösterilir. Bazı anlatılara göre Horus ile Seth arasındaki savaşta tanrı Toth hakemlik eder ve savaşa son verir. Savaşta Seth yenik düşer. Osiris ölüler dünyasısın kralı iken savaşın sonunda Horus yaşamın kralı olur. Seth ise her türlü kötülüğün tanrısı olmaya devam eder.
Horus’un gözü, manevi anlamıyla, vicdanın gözünden hiçbir şeyin kaçmayacağını, insanın iç âlemindeki her niyetini ve yaşamdaki her davranışını gözden kaçırmayan bu merhametsiz yargıcın keskin bakışını sembolize eder. Bu vicdanın 24 saat kapanmadan açık kalan gözüdür. Bu yüzden Güneş ve Ay, Horus’un gözleri olarak ifade edilir. Çünkü Güneş ve Ay’ın her ikisi nöbetleşe, gece ve gündüz insanın üzerinden eksik olmaz, Horus’un 24 saat açık kalan gözleri gibi. (Bu nedenle Horus’un gözü güneşle temsil edilen Ra’nın gözü olarak da ifade edilir.) Bu, vicdanın karşıtı olan nefsaniyetin hiç işine gelmez; nefsaniyeti ve kötülüğü temsil eden Seth de bu yüzden bu gözü çıkarmaya çalışmıştır. Eski Mısır mitolojisine göre Horus, sonunda bu gözünü babası Osiris’e vermiş ya da Osiris’in kullanımına bırakmıştır.

Horus’un gözü, biçimsel anlamıyla, Tanrı’nın “bir”liğini (tekliğini) matematiksel olarak gösteren bir semboldür. Bu anlam şöyle açıklanır: Bir bütün ikiye bölündüğünde 1 / 2 elde edilir. Bu da ikiye bölündüğü takdirde 1 / 4 elde edilir. İşleme bu şekilde hep ikiye bölme ile devam edilirse sırasıyla, 1 / 8, 1 / 16, 1 / 32 ve 1 / 64 elde edilir.

Bunların tümü toplandığında ise 63 / 64 bulunur. Buradan şu sonuç çıkar: Bir bütün, sürekli olarak ikiye bölünmeye devam edilirse, toplam değerde, sonsuzluk hariç, hiçbir zaman bire, birliğe ulaşılamaz; yalnızca Mutlak (Allah) bir’dir. Horus’un gözü “glifler” denilen parçalardan oluşur ki, bu altı parça, sırasıyla, 1 / 2, 1 / 4, 1 / 8, 1 / 16, 1 / 32, 1 / 64’ü ifade eder.

Geleneğe göre, Horus’un gözü Seth adlı tanrı tarafından parçalanmıştı. Bu parçaları Thot adlı tanrı (ibis kuşu ile temsil edilen tanrı) bir araya getirerek Horus’u yeniden göz sahibi etmişti. Bu gözün muhtelif kısımlarını temsil eden kesirlerin toplamı 63 / 64 etmektedir. Bu sebeple, Thot’un sihir yoluyla buradaki noksanı tamamladığı Kabul edilmekteydi…

TAROT APTAL KARTI

Aptal kartı tarotun en güçlü kartlarından biridir. Sıfır numaralı karttır. Yanındakilere göre değer kazanır ve kazandırır. Yola yeni çıkmış toy ve saf olduğundan “abdal” olmaktan kaynaklı güçlere sahiptir. Kötülüklere şaşırır ve beklenmeyen çözümleri üretir. Bu bağlamda kova burcuyla da ilişkilendirebiliriz. Bir çeşit evinden yeni çıkmış (bedel veren) ve bunu yüksek değerler adına, çok da konuya vakıf olmayan kahramana benzetebiliriz. Kova burcu tarzı aklı meşguldur ve kartta ki avare haline rağmen (köpeğinin koruması gibi) aslında ilahi yardım görmektedir.

MAHŞERİN DÖRT ATLISI

Felsefi gizemlere göre dört atlı mecazı insanın dünyada ki varoluşunun aşamalarını anlatır. İlk ve ruhani aşamada başında bir taç vardır. Deneyim alemine inerken elinde bir kılıç taşır. Kendine fiziksel bir ifade kazandığı en düşük ruhani halinde terazi taşır. Felsefi ölümüyle birlikte tekrar yüksek kürelere doğru serbest kalır.
Ateşsel esiri sembolize eden ilk atlı Jüpiter’dir ve elementler hiyerarşisi içindeki en yüksek yer ona aittir. Bu at kanatlı ve hızlıdır, bütün diğerlerini saran en büyük halkayı gösterir. En saf ışıkla parlar ve bedeninin üzerinde Güneş, Ay, yıldızlar ve esiri bölgenin bütün cisimlerinin imgeleri bulunur.
Hava elementini gösteren ikinci atlı Juno’dur. O Jüpiter’in atından sonra gelir ve daha küçük bir halkayı gösterir; rengi siyahtır ancak Güneş’e maruz kalan kısım aydınlıktır.Dolayısıyla havanın gündüz ve gece yönlerini gösterir.
Su elementini gösteren üçüncü atlı Neptün’dür. Ağır bir yürüyüşü vardır ve küçük halkayı temsil eder. Durağan toprak elementi olan dördüncü at hareketsiz ve gemini ısırırken temsil edilir ve Vesta’nın atıdır. Bu dört at aralarındaki ısı farklarına rağmen uyum içinde yaşarlar. Bu durum dünyanın, elementlerin işbirliği ve uyumuyla ayakta durduğunu söyleyen filozoflarla aynı şekildedir…

Birsen SUNGURAY
Sevgilerle

(Mahşerin dört atlısı bölümü Manly P. Hall‘dan alıntılanmıştır)