Roma’da Ludus Oyunu


Antik Roma’da “ludus”, yalnızca bir eğlenceyi değil, oyun ve oynama eyleminin kendisini ifade eden geniş bir kavramdı. Ayrıca okul ve gladyatör eğitim merkezi için de kullanılıyordu.


Fotoğrafta görülen taş masa ise Roma dünyasında oynanan Ludus Duodecim Scriptorum adlı masa oyununun günümüze ulaşabilenlerinden biridir. Adı, “on iki işaret oyunu” anlamına gelir.
İki kişinin, on beşer taş ve üç zarla oynadığı bu oyunda taşlar zarların gösterdiği sayılara göre ilerletilir ve amaç bütün taşları oyun alanından çıkarmaktır. Oyunun kesin kuralları bütünüyle günümüze ulaşmamış olsa da arkeolojik buluntular ve sonraki dönem oyunları sayesinde nasıl oynandığı konusunda fikir sahibi olabiliyoruz. Günümüzde oynanan tavlanın da öncülü olarak kabul edebiliriz.


Bugün Side antik kentinde karşımıza çıkan bu sade taş masa, aslında Roma insanının gündelik yaşamının bir  kesitini yeniden görünür kılar. Burada şans ile strateji, rastlantı ile irade yan yana gelir. Zarın getirdiği sayı oyuncunun elinde değildir; fakat o sayıyla ne yapacağı kendi tercihidir.
Belki de bu yüzden, yüzyıllar sonra aynı masaya baktığımızda yalnızca eski bir oyunu değil, insan doğasının, talih ve seçim karşısındaki değişmeyen hikâyesini de görürüz.

Birsen Sunguray

Ateş Atı Yılı 2026

Merhabalar Dostlar, Çin yeni yılı dün 17 şubat itibariyle güneş tutulmasına denk gelerek başladı. 2026 da Çin astrolojisi olarak, Ateş Atı yılını tecrübe edeceğiz.
At, Çin sembolizminde hareketin, özgürlüğün ve bağımsız ruhun işaretidir; ateş ise görünür olan enerjinin, iradenin ve dönüştürücü gücün. Bu iki arketip birleştiğinde ortaya yalnızca hız değil, yön arayan bir hız çıkar.

Ateş Atı yılı, durağanlığı sevmez. İçinde bekleyen düşünceler yürümek, yürüyen düşünceler koşmak ister. Kolektif düzlemde cesaret, bireysel düzlemde ise risk alma arzusu artar. Fakat ateşin doğası gereği bu enerji hem yaratıcı hem de yakıcı olabilir. Bu yüzden Ateş Atı, özgürlüğü sorumlulukla dengelemeyi fısıldar.
Bu yıl, zincirleri kırmaktan çok, zincirlerin neden var olduğunu anlamayı öğretir. Koşmak bir kaçış değil, bir yöneliş olduğunda anlam kazanır.
Ateş Atı’nın asıl öğretisi belki de budur: İçimizdeki kıvılcımı söndürmeden, onu bilinçli bir harekete dönüştürmek.

Çin mitlerinde anlatılan, “göksel at figürü” sıradan bir hayvan değildir; gök ile yer arasında bir taşıyıcıdır. At, ruhun yükselişini simgeler. Bu nedenle At yılı, yalnızca dünyevi hız değil, maneviyata doğru bir yöneliş de içerir.
Çin kozmolojisinde bulunan beş element yalnızca fiziksel tözler değil, varoluşun devinim biçimleridir. Ateş, karanlığın içinden yükselen bilinç kıvılcımıdır. At ise hareketin bedene bürünmüş hâlidir, rüzgârı yararak ilerleyen canlı irade.
Ateş elementi ise, yön olarak güneye, mevsim olarak yaza, duygu olarak sevinç ve coşkuya karşılık gelir. Yani Ateş Atı, içsel yaz mevsimidir: Enerjinin en yoğun, ışığın en parlak olduğu an. Ancak her yaz, kendi kuraklığını da taşır. Ateş kontrol edilmezse yakar; yön verilirse aydınlatır.
Ateş Atı yılı bu yüzden sadece hız ile ilgili değil, bilinçli hareketin çağrısıdır. İçimizdeki kıvılcımın, yolda olma isteğidir; fakat bu yol bir kaçış mı, bir oyalanma mı, yoksa bir tekâmül mü? Asıl soru budur.

Hareket et, ama bilincinle birlikte hareket et.
Yan, ama ışık olmak için yan.

Sevgiyle Kalın
Birsen SUNGURAY

Fazla iyi olmak akışı bozar

Hep zannettik ki dünyayı kötü insanlar mahvediyor.
Ama bazen fark etmiyoruz.
Asıl akışı bozanlar, fazla iyi olanlar.
Çünkü bazen, olması gerekeni engelleyen kişi kötü değil, fazla iyi olandır.
Fazla anlayışlı, fazla hoşgörülü, fazla fedakâr olandır.
Yani sınır koyması gereken yerde susan,
hakkını araması gereken yerde gülümseyen,
yüzleşmesi gereken yerde “boş ver” diyen o insanlar.
Onlar sanıyor ki sessizlik huzur getirir.
Ama bazen sessizlik, kötülüğe zemin olur.
Bazen hoşgörü, zalime davetiyedir.
Bazen merhamet, yanlış birine uzatılmış sonsuz kredidir.
Bir düşün.
Birine sürekli hak verirsen, birinin yanlışını hep anlayışla karşılarsan, birinin bencilliğini hep fedakârlıkla tolere edersen, ne olur biliyor musun?
O kişi değişmez.
Sadece daha cesur bir zalime dönüşür.
İyilik, yerinde yapılmadığında kötülüğe dönüşür.
Merhamet, sınırını aştığında zalimi büyütür.
Fedakârlık, dozunu kaçırdığında insanı yok eder.
Ve farkına bile varmadan, kötülüğün yayılmasına katkı sağlarsın.
Çünkü olması gereken “dersi” hayat veremez artık.
Sen, o dersi “fazla iyi” olduğun için iptal etmişsindir.
İşte o yüzden bazen en büyük kötülüğü, kötüler değil fazla iyiler yapar.
Farkında olmadan;
olması gereken farkındalığı,
olması gereken değişimi,
olması gereken sınırı,
olması gereken yüzleşmeyi, uzaklaşmayı, susuşu,
hatta olması gereken hayrı iptal ederler.
Ve her “fazla iyi” davranış, bir yerlerde olması gereken bir dönüşümün önünü keser.
Bazen dünyanın bozulma nedeni kötülük değil, yerinde yapılmayan iyiliktir.

Yedi Özgür Sanat: Antik Bilgelikten Augustinus’a Uzanan Yolculuk

“Ruh sayıya sahiptir. Kim sayıyı severse, ruhunu sever.” Aziz Augustinus / De Musica

Giriş

Yedi özgür sanat (septem artes liberales), Antik Çağ’dan Orta Çağ’a uzanan bir eğitim ve düşünce geleneğinin temel taşlarını oluşturur. Bu disiplinler sadece birer teknik bilgi alanı değil; insan aklının arınmasını, evrenin düzenini ve nihayetinde Tanrı’ya yönelişi mümkün kılan yollar olarak görülmüştür. Özellikle Aziz Augustinus’un katkıları, bu sanatlara bambaşka bir derinlik kazandırmıştır.

Yedi Özgür Sanat Nedir?

Trivium – Dil ve Düşünce Sanatı

1. Gramer: Dilin kuralları ve anlam üretimi.

2. Diyalektik: Mantıklı ve tutarlı düşünme biçimi.

3. Retorik: Düşüncenin etkili ve ikna edici biçimde aktarımı.

Quadrivium – Sayılarla İfade Edilen Bilgelik

4. Aritmetik: Sayılarla düşünme.

5. Geometri: Uzam ve mekân bilgisi.

6. Müzik: Sayıların zaman içindeki düzeni.

7. Astronomi: Göklerin düzeni ve kozmik uyum.

Tarihsel Arka Plan:

Antik Temellerden Orta Çağ’a

Yedi özgür sanat, Platon ve Aristoteles gibi Antik Yunan filozoflarının eğitim idealleriyle temellenmiş, Roma döneminde özellikle Cicero tarafından entelektüel yurttaş modelinin parçası hâline getirilmiştir. Orta Çağ’da Boethius, Cassiodorus ve Isidorus gibi düşünürler bu geleneği Hristiyan inancıyla harmanlamış, Batı’da üniversite sisteminin temelini oluşturmuştur.

Augustinus’un Yedi Özgür Sanat Yorumu:
Hakikate Ulaşmanın Araçları

Aziz Augustinus’un hayatı, yedi özgür sanatın anlamını dönüştüren bir örnektir. Klasik Roma eğitimi almış bir düşünür olarak trivium’da uzmanlaşmış, özellikle retorikte büyük bir yetkinlik kazanmıştır. Fakat Augustinus için bu disiplinler sadece entelektüel gelişim için değil, Tanrı’ya ulaşma yolunda ruhu arındıran araçlardır.

Trivium, zihnin karanlıklarından Tanrı’nın ışığına açılan ilk kapıdır.

Quadrivium ise evrendeki ilahi düzenin keşfidir. Müzik, onun gözünde ruhun düzenidir; astronomi ise göksel uyumun yansımasıdır.

Özellikle De Musica adlı eserinde, müziği duyuların ötesinde bir hakikatin sembolü olarak ele alır.

Augustinus’un anlayışında bu yedi sanat hakikate giden yolu başlatır; ama nihai ışık, ancak ilahi aydınlanma (illuminatio) ile mümkündür.

Sonuç:

Zihin Yolculuğundan Ruh Yolculuğuna

Yedi özgür sanat, Augustinus’un yaklaşımıyla yalnızca dünyevi bilgelik değil, ruhsal dönüşümün araçları hâline gelir. Antik dünyanın erdemli yurttaşı bu sanatlarla eğitilirken, Orta Çağ’ın Tanrı’ya yönelen bireyi de aynı yoldan geçer. Bilgi, düzen, uyum ve ifade gücü… hepsi en nihayetinde hakikate ulaşmak içindir.

Kaynakça

Augustinus, Confessiones (İtiraflar), çev. Ahmet Arslan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Augustinus, De Musica, İngilizce çeviri: W.F. Jackson Knight, Paulist Press, 1981.

Boethius, De Institutione Musica, İngilizce çeviri: Calvin M. Bower, Yale University Press.

Marrou, Henri-Irénée. Aziz Augustinus ve Hristiyan Kültür. İstanbul: Hece Yayınları, 2012.

Le Goff, Jacques. Ortaçağda Zihin Dünyası, çev. M. Ali Kılıçbay, İletişim Yayınları, 2005.

Kristeller, Paul Oskar. Rönesans Düşüncesinde Antik Miras, çev. Orhan Koçak, Metis Yayınları.

Hadot, Pierre. Antik Yunan’da Kendini Düşünme Sanatı, çev. Elif Ayça Gökçe, Metis Yayınları.

Jaeger, Werner. Paideia: Antik Yunan’da İnsan Yetiştirme İdeali, çev. Hüseyin Demirhan, Küre Yayınları.

EKONOMİ BALONLARI

Geçtiğimiz yıl içinde, sanırım en çok hatırlayacağımız konulardan birisi de “Dubai Çikolatası” çılgınlığı olacaktır. İlk başlangıçta sosyal medya fenomenleri yoluyla topluma tanıtılan ürün, kısa sürede festivaller ve birçok satış alanında yer alarak topluma hızla yayıldı ve ciddi talep gören bir ürün oldu. Aslında “ekonomi balonu” olarak kabul edilen bu tür sosyal- psikolojik yaygınlık geçmiş de, bir çok defalar yaşanmıştır.

İlk olarak ekonomiye köken olarak bakarsak yine felsefe içine bakmamız gerekmektedir. Ekonomi, Aristoteles’in bilimler sınıflandırması için de pratik uygulamalı bilimler içinde yer almaktadır. Bilimlerin zaman içinde ayrışması ile İktisat ekolleri ortaya çıkmıştır. İktisat ekolleri ise; sadece maddi kaynakların dağılımı ile ilgili değil, sosyal dengeler ve düşünsel yansımaları ile girift bir şekilde gelişmiştir. Buna liberalizm ve kapitalizm örnek verilebilinir. Daha günümüze yakınlaştıkça “davranışsal iktisat” dalının ciddi bir gelişme gösterdiğini söylemek mümkündür. Bunda küreselleşmeyi, internetin yaygınlaşması ve iletişim platformlarının çeşitliliğini sebep olarak gösterebiliriz.

O zaman “Dubai çikolatası” öncesi neler var? diye bakarsak; ekonomi balonları söz konusu olunca Hollanda’da gerçekleşen “Lale çılgınlığı” bu konuda ilk akla gelecek örnek olabilir. “Lale” sembolik olarak maddi konularla da son derece ilgili bir çiçektir. Fransız yazar Alexander Dumas’ın “Siyah Lale” romanı, konuyu muhteşem bir olay örgüsü içine dahil ederek işlemiştir. Eserde, ekonomi balonlarının klasik reçetesi olabilecek şekilde lale soğanları beklenmedik bir şekilde ilgi görmüş ve yüksek fiyatlarla karşılık bulmaya başlamıştır. Alınan, satılan, hatta çalınan ciddi bir değer haline gelmişken, bir gecede fiyatı düşerek, bir çok kişinin iflas etmesine neden olur.

Ekonomi balonlarının aşamaları genel olarak şu şekildedir;
1) Başlangıç: Yenilik, kolaylık, zamana uyum sağlamak, fırsatlar gibi nedenler ile olmaktadır
2) Şişme: Değerinin çok üstünde yükseliş olmakta, aşırı talep artışı, merak ve bir fırsat nedenli giderek daha fazla insanın ilgilenmeye başlaması bu safhada gerçekleşir
3) Tepe Noktası: Balon artık pik yapmıştır, konuyu erken farkedenler satış yaparak kâr elde ederek mevzudan uzaklaşırlar
4) Çöküş: Balon bu safhada patlar, fiyatlama çok hızlı düşer ve panik satışları gelir, dip görülür

Ekonomi balonları, global veya daha yerel bir şekilde farklı farklı ürünler veya bizzat yatırım aracı olan ürünlerin yükselişe geçişi ile yaşamımız içindedir.
Geçmiş yıllar içinde olan Hula hop modası, sağlıklı yaşam koşusu, zayıflama ilaçları, uyku ilaçları, mutfakta kullanılan araçlar gibi bir çok madde ile ilgili popülerlik dalgaları ve bunun yanı sıra ise tüm dünyayı krize sürükleyen, 90’lar da teknoloji hisselerinin aşırı yükselmesi ile olan borsa krizi, konut kredileri nedenli oluşan kriz ve 1929 buhranı da konuya dâhil olabilecek önemli olayların başında gelmektedir.
Her olay kendi içinde belli dinamiklere sahip olmakla beraber yine de, insanoğlunun farkındalığı, dünyaya olan saygısı ve yaşamın içinde kendine alçak gönüllü yer edinme çabası, tüketen değil, üreten olması, en önemli çareler arasında olacaktır.

Sevgiyle Kalın

Birsen SUNGURAY

MOİRALAR (Kader Tanrıçaları)

Platon’un Devlet adlı eserinin son bölümünde yer alan “Er Mitosu”, ruhun ölümden sonraki yolculuğunu anlatır ve bu bölümde Moiralar önemli bir role sahiptir. Moiralar, Yunan mitolojisinde kader tanrıçaları olarak bilinirler ve insanların yaşam süresi ile kaderini belirlerler. Mitosun bu kısmında Moiralar, insanların ruhlarına nasıl yeni hayatlar seçtiklerini ve bu seçimlerin sonucunda kaderlerinin nasıl belirlendiğini kontrol ederler.

Moiralar üç tanedir:

Lachesis: Geçmişi simgeler ve ruhların yeni hayatlarını seçmeleri için kaderlerinin kuralarını sunar.

Clotho: Şimdiyi simgeler, seçilen kaderleri dokur ve ruhların hayat ipliklerini örer.

Atropos: Geleceği simgeler ve iplikleri keserek hayatları sona erdirir.

Er Mitosu’nda Lachesis, ruhların hangi hayatı seçeceklerine karar verdikleri ana rehberlik eder ve bu seçimler ruhların gelecekteki kaderlerini belirler. Ancak Platon burada insanın özgür iradesine vurgu yapar; Moiralar kaderi belirlese de, ruhlar hangi yaşamı seçeceklerine kendileri karar verirler.

Platon’un Devlet eserindeki Er Mitosu’nda, Moiraların ipliklerle yaptıkları dokuma ve kesme gibi semboller, yaşamın çeşitli aşamaları ve kaderin işleyişiyle ilgili anlamlar taşır. Bu semboller, yaşamın başından sonuna kadar süregelen bir süreç olarak yorumlanabilir.

Detaylara inersek;

İplik ve Dokuma (Clotho):

Clotho’nun iplik dokuması, bir yaşamın başlama aşamasını ve yaşamın akışını simgeler. Dokuma eylemi, bireyin hayatında yaşadığı olayların, seçimlerin ve deneyimlerin birbirine nasıl bağlandığını ifade eder. Her insanın yaşamı, tıpkı bir kumaş gibi farklı olaylar ve kararlarla örülür. Burada Platon, yaşamın başından itibaren insanın kaderinin şekillendiğini, ancak özgür irade ile seçimlerin yapıldığını ima eder.

Clotho, iplikleri mevcut zamana bağlayan tanrıça olarak, bir ruhun yeni hayatında karşılaşacağı deneyimlerin örülmesine yardımcı olur. Bu, insanın şimdiki zamanda yaptığı seçimlerin gelecekteki kaderini nasıl etkilediğini anlatır.

İpliğin Kesilmesi (Atropos):

Atropos’un ipliği kesmesi, hayatın sona erdiğini ve yaşam sürecinin tamamlandığını simgeler. Bu, ölümün kaçınılmaz olduğunu ve kaderin sonuna geldiğini gösterir. Atropos’un işlevi, yaşamın nihai sınırını belirlemektir.

Bu aynı zamanda yaşamın geçiciliğini ve insanın kontrolü dışında olan şeylerin, yani ölümün, her birey için kesin olduğunu vurgular.

İpliklerin Verilmesi ve Kaderin Seçimi (Lachesis):

Lachesis, ruhların yeni bir hayat seçmeleri için onlara kader ipliklerini sunar. Bu süreç, Platon’un özgür irade ile kader arasındaki ilişkiyi anlatmak için kullandığı bir metafordur. İnsanlar seçim yapma özgürlüğüne sahip olsalar da, bu seçimler sonucunda kaderleri şekillenir. Bu da yaşamın geçmişiyle ilgili derslerin, bir sonraki hayatta nasıl bir rol oynayacağını gösterir.

Ruhların Lachesis’in önündeki ipliklerden birini seçmesi, bireyin yaşamını bilinçli seçimlerle nasıl yönlendirdiğini ve seçilen iplik ile geleceğin belirlendiğini anlatır.

Bu semboller, hayatın başlangıcından sonuna kadar insanın kaderi ve seçimleri ile nasıl bir etkileşim içinde olduğunu gösterir. Dokuma ve kesme, yaşamın karmaşıklığını ve her bireyin hayatındaki olayların birbirine bağlılığını ifade ederken, Platon’un bu mitosta özgür iradeye olan vurgu yaparak, bireyin hayatında nasıl bir rol oynadığını ortaya koyar.

Sevgiyle Kalın
Birsen Sunguray

HOMEROS’UN TANRILAŞTIRILMASI

“Apotheosis” kelimesi, Antik Yunan’da “Apo” ve “Theos” kelimelerinden türetilmiştir. Bir insanın tanrılaştırılması veya ilahi bir statüye yükseltilmesi olarak kullanılmaktaydı. Antik Yunan ve Roma’da “Apotheosis” mitolojisi ile birlikte alınarak kahramanlık gösterenler, siyasal ve sanatsal başarılar göstermiş ve toplumun nezdinde erdemli özellikler sergilemiş kişilerin en üst düzeyde, ilahi olan bir statü ile ölümsüzleştirilmesidir.

Bu şekilde taç giydirilen isimlerin başında, şair ve edebiyat dehası Homeros vardır. Homeros Antik Çağ için sadece şair olarak önemli bir figür olmamış, döneminin kültür dünyasının varoluşunda, hem inanç hem de felsefi düşünce adına yeni kapılar açmıştır.

Homeros’un iki önemli eseri İlyada ve Odysseia adıyla bilinen epik şiirlerdir. Homeros’un yaşamı hakkında kesin bilgiler olmamakla beraber, MÖ. 8. yüzyılda yaşamış olabileceği kabul edilmektedir. Yine tam net olmamakla birlikte, Smyrna (İzmir) , Chiros (Sakız Adası) ve Kolophon gibi dönemin şehirlerinde doğmuş olduğu öne sürülmüştür.

Ünlü eserleri olan İlyada’da, Truva Savaşı anlatılmakta iken Odysseia’da ise; Truva Savaşı’ndan ülkesine dönmeye çalışan Odysseus’un maceraları anlatılmaktadır.
Homeros’un geleneksel olarak kör olduğu kabul edilmektedir. Ancak Antik Yunan’da görme engelli şairlerin sıkça görülmesi ve Homeros’un betimleyen yeteneğinin mitolojik bir övgüsü de olabileceği olarak düşünülmektedir.
Homeros’un şiirleri, döneminin antik dünya kültürü ile ilgili zengin bilgileri içermektedir. Bu nedenle Batı edebiyatının ve felsefesinin oluşmasında derin etkileri olmuştur. Eserleri içinde karakterler dahice kurgulanmış ve dramatik sahne kullanımı ise döneminin çok ötesinde yenilikler içermektedir. Eserlerinde “thymos” olarak adlandırılan iç ses ve içsel monologlar kullanımı, karakterlerin bireysel varoluş sahibi olmalarını sağlamaktadır. İlk olarak İlyada’da Achilles’in öfkesi ve onuru, Hektor’un cesareti ile karşılaştığımız ve sonrasında Odysseus’un tamamında kahramanlığın içsel bir yolculuk olduğunu, yetenek ve cesarete rağmen, insani zaaflar ile örülü olduğunu görürüz. Tabiî ki bu içsel yolculuk, yaşam planında da, bir çok denemeleri geçmeyi gerektirmektedir. Homeros’un eserleri, tüm bu düşünsel zenginliği nedeniyle sadece epik şiirler değil, mitolojik dönemden, felsefi döneme geçişin önemli metinleri olarak da kabul edilir. İnsanın kendi iç dünyasında olan zorlu yolculuğu ve bu yolculuğu anlamlandırma çabasıyla, yaşamın içinde ki yerini sorgulaması, eserleri felsefi açıdan güçlü hâle getirmiştir.

Homeros, bu değerli eserlerin yaratıcısı olarak da, L’apotheose d’Homer (Homeros’un Tanrılaştırılması) isimli çeşitli eserlere de konu ve İlham kaynağı olmuştur.
Bunların en bilinenlerinden olan Fransız ressam Jean Auguste İngres’e ait olan çalışma, yine aynı isimle L’apotheose d’Homer ismiyle bilinmektedir. Eser Louvre müzesinde sergilenmektedir ve 1827 yılına tarihlenmiştir. Tablo üzerinde bir çok önemli figür bulunmaktadır. Çalışmanın ortasında Homeros, bir taht üstünde oturur şekilde resmedilmiştir. Arkasında Homeros için inşaa edilmiş bir tapınak bulunmaktadır. Homeros’un ayak ucunda oturan iki kadın figürü İlyada ve Odysseia eserlerini temsil etmektedir. İlyada, kılıç ile Odysseia ise tekne küreği ile temsil edilmiştir. Dördüncü figür olarak Nike’yi görüyoruz. Zafer simgesi olarak defne yapraklarından yapılmış bir taç takarken resmedilmiştir.
Tablo içinde resmedilmiş tüm figürler, antik çağ ve resmin yapıldığı döneme kadar olan bir çok önemli isimlerden seçilerek çalışma içinde yer verilmiştir. Numara vererek devam edecek olursak:

  1. Ezop
  2. Pindaros
  3. Hesiodos
  4. Platon
  5. Sokrates
  6. Perikles
  7. Fidias
  8. Michalengelo
  9. Aristoteles
  10. Samotrakeli Aristarkhos
  11. Büyük İskender
  12. Christoph Willibald Gluck
  13. Luiz de Camoes
  14. François de Salignac de la Mothe-Fenelon
  15. Longinus
  16. Nicolas Boileau
  17. Moliere
  18. Jean Racine
  19. Pierre Corneille
  20. Nicolas Poussin
  21. William Shakespeare
  22. Torquato Tasso
  23. Wolfgang Amadeus Mozart
  24. Dante Alighieri
  25. Vergilius
  26. Peisistratos
  27. Horatius
  28. Atinalı Lykurgos
  29. Raffaello Sanzio
  30. Sappho
  31. Alkibiades
  32. Apelles
  33. Euripides
  34. Menandros
  35. Demosthenes
  36. Sophokles
  37. Aiskhylos
  38. Herodotos
  39. Orpheus
  40. Linos
  41. Atinalı Mousaios
  42. ve ayrıca resimde numaralandırılmamış bir figür olarak, tam olarak sol altta, arkası dönük şekilde la fontaine bulunmaktadır.

Sevgiyle Kalın

Birsen SUNGURAY

DOKUZ TANRIÇA

Dokuz Tanrıça ya da mitolojide daha çok bilinen isimleri ile dokuz Mousa, esin perileri ve Müzler olarak da geçmektedirler.

Mousa sözcük olarak ise; akıl, düşünme, yaratıcılık yetenekleri anlamlarına gelen “Men” kökünden gelmektedir. 

Hesiodus’un Theogonia’sına göre; dokuz Mousa, Tanrı Zeus ve Tanrıça Mnemosyne’in kızlarıdır. Mnemosyne bellek anlamına gelmektedir. Bu nedenle dokuz Mousa’ya “bellek kızları” veya “ahenk kızları” da denilmektedir.
Zeus, tanrılara ne ihtiyaçları olduğunu sorduğu zaman; “övecek birilerine” cevabını almıştır. 
Bunun üzerine dokuz gece sonrasında Hesiodus’un anlatımıyla, Mnemosyne,  şarkı söyleyen, dans eden, dokuz kafa dengi kız doğurmuştur. Doğum karla kaplı Olimpos doruğunun, dokuz Mousa’nın dans alanının ve sarayının yer alacağı mevkinin çok az uzağında olmuştur. Mousalar oradan ölümsüz şarkılar söyleyerek ve ayaklarından güzel sesler çıkararak babalarına gitmişlerdir. Mitolojik inanışlar içinde ise Parnasus dağında yaşadıklarına inanılmaktadır. 

Dokuz Tanrıça kökenleri neticesinde doğuştan gelen olağanüstü erdemlere ve sınırsız yetenekleri sahiplerdir. Bu nedenle Antik Yunan toplumunda Mousa’lara büyük saygı ve sevgi duyulmaktaydı. Dini törenler, askeri eğitimler, tiyatrolar, hasat törenleri ve okullar gibi birçok alanda müzik ile beraber anılmaktaydılar. Onurlarına birçok müzik festivalleri, yarışmalar düzenlenmiş ve Mouseia adını taşıyan felsefe okulları da kurulmuştur. 
Dönemin ideal zarafet ve güzellik görüntüsüne sahip olarak çoğu zaman kanatlı genç kadınlar olarak sanat alanında betimlenmişlerdir. 
Dokuz Tanrıça, Tanrı Dionysos’u da besleyip büyüten tanrıçalar oldukları için sanat ve bilimin, coşkulu,  heyecanlı,  duygusal yüksek yanını ortak olarak taşımaktadırlar. 
Dokuz Tanrıça, mitolojik anlatımlarda genel olarak beraber koro şeklinde şarkı söylerken bahsedilmektedir ve koroyu ise Apollon yönetmektedir. Tanrı Apollon, sanat ve bilime, akıl ve düzen getiren yönetici bir figür olarak anlatımlarda yerini almıştır. Yazar Nietzsche’de akıl ve duygunun birbirini bütünleyen karşıtlığını Apollon ve Dionysos üzerinden yaptığı metafor anlatımlarla çözümlemeye çalışmıştır. 

Antik toplum şairleri ve yazarları, çoğu zaman eserlerine dokuz Tanrıça’ya saygı ve davet ile başlamışlardır. Çünkü yetenek daimi olarak kabul edilmemiş ve kişinin hak etmesi, doğru kullanması, geri alınmaması için alçak gönüllülük içinde yaratıcılık sergilemesi gerekmektedir. 

Antik eserlerde dokuz Mousa’ya sesleniş ve atıfta bulunulmasının önemli diğer sebepleri arasında, engin bir  belleğe, bilinç ve ince bir düşünüşe ulaşma konusunda aracı olmaları sayılabilir. Müzelerin ve müzik gibi kavramların da bu nedenle Mousalar ile bağını, sözlü ve yazılı kültür içinde olan ağırlıklarını daha iyi anlayabiliriz. 

Dokuz Mousa’nın her biri taşıdıkları sanat ve bilim özelliklerine göre değişik objelerle ilişkilendirilmişlerdir. Dokuz Mousa, yaşanılan dönem içinde şu anda plastik sanatlar olarak adlandırdığımız sanatlar, zanaat olarak geçtiği için bir ilişkilendirme söz konusu olmamıştır.

Herodot, dokuz Mousa’yı referans alarak dokuz kitaptan oluşan “Herodot Tarihi” kitabını yazmış ve ilk kitabını ise tarihçilerin ilham tanrıçası olan Mousa Clio’ya adamıştır. 
Mousalar dokuz tane olması ve birbirini tamamlaması, dokuz sayısının gizemli kabul edilen bir sayı olması ile ilgili olabileceği gibi insanın dokuz ay anne karnında olgunlaşması ve  Mousa’ların yaratıcılıklarının doğum ile özdeş olarak algılandığı insansı birer tanrıça figürleri olmaları ile ilgili olabilir. Bu nedenle yaratıcılık ve ilham konusuna “dişil” bir anlam yüklendiğini de çıkarabiliriz. 

Antik dönem sonrası ise dokuz Tanrıça’ya Fransa’da isimlerine atıfta bulunulan önemli figürler olarak rastlıyoruz. Bunun için ‘Les Neuf Soeurs’ (dokuz kız kardeş) grubuna biraz daha yakından bakılması gerekmektedir. 1776’da astronom olan Jerome de Lalande tarafından kurulan grup bir çok önemli ismi bünyesine alarak, hem Fransız Devrimi, hem de Amerika’nın bağımsızlığı içinde önemli rol oynayan isimlere ilham verip, bir araya getirmiştir.

Dokuz Tanrıça’nın önemini, işaret ettikleri konulara ana kaynaklık eden anne Mnemosyne’nin yani bellek konusunun, insanlık adına ne kadar önemli olduğuna bakarak anlayabiliriz. İnsanlık birikimlerini, bir uygarlık geliştirmek adına  bilgi ve tecrübeleri birbiri üstüne yükselterek, ekleyerek bu gün olduğumuz noktaya gelebilmiştir. Bu tabii ki, insanlığın bir belleğe sahip olması ile mümkündür. Mnemosyne’nin kızları ise bize bu belleği, kayıt ile, aktarım ile, sanat ile, bilim ile geliştirmenin yollarını göstermektedir.

Titan Mnemosyne’nin kızlarını biraz daha yakından tanırsak;

Calliope’nin adı güzel sesli veya güzel yüzlü anlamına gelen ‘kallos’ ve ‘ops’ kelimelerinin birleşiminden oluşmuştur. Dokuz Mousa içinde en büyükleri olarak bilinmektedir. Özellikle epik şiire ve destanlara ilham vermektedir. Çeşitli eserlerde elinde bir tablet ve kalemle resmedilmiştir. Homeros’un ‘İlyada’ ve ‘Odysseia’ gibi önemli eserlerde ilham kaynağı olmuştur. Calliope yine önemli bir mitolojik ve inanç figürü olan Orfeus’un da annesidir.

Euterpe’nin adı ‘mutluluk veren’ veya ‘neşe getiren’ anlamlarına gelmektedir. Euterpe genel olarak elinde bir flüt denilebilecek ‘aulos’ ile resmedilir. Aulos, Antik Dünya’da çift kamışlı ve üflemeli bir flüt çeşididir. Bu çalgı bir çok dini ve sosyal etkinlikte kullanılmaktaydı. Bu nedenle müzikte önemli yere sahip bir enstrümandı. Euterpe neşe ve müziği ile bir araya getirme, ilham verme özellkleriyle önemli bir yere sahipti.

Melpomene’nin adı ‘şarkı söyleyen’ veya ‘koroda yer alan’ anlamına gelir. Ancak zaman içinde trajediyle özdeşleşmiştir. Melpomene genel olarak elinde bir trajedi maskesi ve başında defne yapraklarından bir taç ile tasvir edilir. Trajedi maskesi, onun tiyatro ile olan ve özellikle trajik gösteri sanatları ile ilgisini göstermektedir. Zaman zaman trajedinin yoğun dramatik doğasını simgelemek adına elinde kılıç ile de tasvir edilmiştir. Melpomene’nin trajedi ile ilişkisi tiyatronun gelişiminde önemli rol oynamıştır. Onun ilhamı Aiskhylos, Sophokles ve Euripides gibi dönemin ünlü isimlerin eserlerinde hissedilmiştir. Bu yazarların eserleri insanlığın karışık durumlarını ve derin deneyimleri keşfetmek adına halen önemini korumaktadır.

Terpsikhore’nin adı dans etmenin zevki anlamına gelen ‘terpsi’ ve ‘khoros’ kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Terpsikhore çoğu zaman elinde bir lir veya çelenk tutarken ve dans ederken ve aynı zamanda bir koro içinde tasvir edilir. Dans ve müziği birleştirerek insanlara bu sanat dallarında ilham vermiştir.

Erato’nun adı aşk ve sevgili anlamına gelen ‘Eros’ kelimesi ile ilgilidir. Aşk ve lirik şiirle bağlantılıdır. Erato genellkle elinde bir lir veya kithara tutarken resmedilir, bazen de başında gül ve bitki (mür) çelenkleri ile resmedilmiştir. Erato sanat ve edebiyatta şair ve yazarlara romantizmi, aşkın güzelliklerini, zorluklarnı ifade ederken yol göstermiştir.

Polhymnia’nın adı ‘çokca’ ‘ilahi’ anlamına gelmektedir. Polhymnia genel olarak sessiz ve derin düşüceli bir şekilde tasvir edilir, elinde bir kağıt rulosu veya tablet bulunmaktadır. İlahilerin, şiirin ve retoriğin sessiz, meditatif dünyasını temsil etmektedir. Figürsel olarak bazen bir perde arkasında veya bir perdeye dayanmiş olarak gizemli ve düşünceli bir görüntü vermektedir. Polhymnia’nın sanata, edebiyata katkısı sözcüklerin ve doğal olarak ifadenin gücü iledir. Şair ve  konuşma yapanlar ondan ilham akarak sözcüklerle oynamakta ve etkileyici metinler oluşturmaktaydılar. Polhymnia günlük hayatta da toplumun ve kültürün önemli bir parçasıydı.

Clio  veya Kleio’nun adı; anlatmak, övgü ve ünlü anlamlarına gelmektedir. Clio çoğu zaman bir kalem veya kitap ile tasvir edilirken, tarih yazılarını okurken, incelerken resmedilir. Zaman zaman da zeytin dalı ve defne yaprağından oluşan çelenk ile resmedilmiştir. Clio, tarih ve geçmişin anlatılması, kayıt altına alınması ile yazar ve tarihçilere ilham kaynağı olmuştur. Onun ihamı ile geçmişin olaylarına ve insan yaşamlarına ulaşabiliyoruz. Anlatıcı yönü ile tarihin birikimi üzerinden bir kültür inşaa edilmesi mümkün olmuştur.

Thalia,  komedinin esin kaynağı olmuştur. Adı ‘çiçek açan’ veya ‘çiçeklenen’ anlamına gelir. Thalia genelde elinde komik bir maske ve muzip bir yüz ifadesi ile resmedilir. Çoğu zaman elinde bir çiçek buketi veya sopa tutar. Ayrıca üzüm salkımı ve kadeh de olabilir. Thalia şair ve yazarlara neşeli, eğlenceli eserler meydana getirmeleri için esin kaynağı olmuştur. Güldürü günlük yaşam içinde önemli olduğundan halk kültürü içinde etkisi önemlidir.

Urania, astronomi ve astrolojinin ilham kaynağıdır. Urania genel olarak sol elinde bir gök küresi veya bir gök bilim aleti tutarken resmedilir. Tasvirlerinde gözleri gökyüzüne bakar ve giydiği pelerin, elbise üzerinde yıldız motifleri bulunur. Urania gökyüzünün anlamını, yıldızların hikayelerini, insanın sonsuzluk içinde yerini, hem bilimi hem de ruhsal gelişmeyi temsil ederek, rehberlik etmiştir. Ve dolayısıyla evrensel aşk ile de özdeşleştirilmiştir.

Sevgiyle Kalın

Birsen SUNGURAY

Kaynaklar:

Müziğin Yunan mitolojisi ve Batı kültürü İçindeki Algılanışı, Banu Mustan Sönmez, Zafer Kılınçer, İnönü Üniversitesi Sanat ve Tasarım Dergisi, 2011

Antik Dönemde Kadın ve Müzik, Esra Kayıkçı Kamalı, Trakya Üniversitesi yüksek lisans tezi, 2018

Musa’lar Mitolojinin Ahlak Öncüleri, Ayna İsababayeva, Art-Sanat 3, 2015

Antikçağ Felsefesi, Çiğdem Dürüşgen, 7. baskı, 2023

Dokuz Tanrıçalar, Mark Cartwright, worldhistory org, 2012

historia fr/histoire-de-france/xixeme-siecle/les-sept-freres-illustres-des-neuf-soeurs-2064920





Kuzey Ay Düğümü Koç ve Güney Ay Düğümü Terazi’de

Merhabalar Dostlar, ay düğümleri değişirken gündemimiz de değişiyor, Boğa ve Akrep aksında ekonomi, para, banka , barınma, beslenme, tarım, toprak konularında bayağı bir uğraştık, artık neyi ne kadar öğrendik ? diye olumlu bir şekilde umut etmekten fazlası elimizden gelmiyor.
Ancak tek tek birer birey olarak da gelişimimiz önemlidir. Ve çevremiz, toplumumuz, dünya adına yapabilecek nelerimiz var ise çeşitli uğraşılar, çabalar ortaya koyduğumuzu düşünüyorum.
Yeter veya yetmez diye düşünebiliriz, ancak bu kısım bizimle ilgili değildir…

Ay düğümlerinin yakın zamanda değişimi ile yavaş yavaş yaklaşık 1,5 yıldır içinde olduğumuz ana gündemleri arka plana alarak, yeni değişimleri özellikle tutulmaların olduğu 2023 Ekim ayı sonrasında bariz biçimde görebiliriz.
Bu değişimler de, Kuzey ay yönünü Koç Burcu temsil edecektir. Güney ay düğümü ise Terazi de olacaktır. Bu döngü 2025 yılı, Ocak ayı ortalarına kadar devam edecektir. Yeni ay düğümü ile yaşamımızda bireysel ve toplumsal ne gibi değişiklikler olabilir ve bizler nasıl bir tarz izleyebiliriz? kısaca açıklamaya çalışacağım, dilerim hayatlarınıza dokunabilir…

Kad Koç / Gad Terazi sürecinde;
Genç erkek figürlerin ön planda olacağı bir süreç olabilir. Özellikle yeni, genç, erkek liderlerin dünya sahnesinde başlangıçlar yapmaları muhtemeldir.
Bir çok ülkede yönetim, liderlik krizleri yaşanabilir.
Askeri hareketlerin olabileceği bir dönem olabilir. Yine askeri isimlerden bahsedildiğini görebiliriz.
Savaş ve Barış konusunda gidip gelen durumlar yaşanabilir.
Mahkemelerle ilgili bir çok mevzunun sorun olarak önümüze gelmesi olasıdır.
Kadın ve erkek konusunda medeni olarak kanunla ilgili düzenlemeler hakkında konuşabiliriz.
Bir çok ortaklık bozulabilir, bir çok evlilik de boşanmalar gerçekleşebilir.
Ateşli hastalıklar da, kan ve hematolojik hastalıklarda, baş ile ilgili ve böbrekleri ilgilendiren hastalıkların artışları söz konusu olabilir.
Özellikle; öncü burçlarda, (koç, yengeç, oğlak, teraziler) gezegen ve önemli noktaları olanların hayatında değişimler getirebilir.

1) Aman tadımız kaçmasın Ali Rıza Bey Sendromu hakkında;

“Biz” kavramı kurabilmek adına verilmiş tavizler sonucu “Ben” artık tehdit ve tehlike altında bir yok oluş yolundadır, “Ben” olmaktan vazgeçerek bir “Biz” yaratılamaz…

2) Yapılması gerekenler için onay, takdir, alkış gibi beklentiler ile hareket etmek olması gereken konusunda yoldan sapmamıza neden olabilir. Bu nedenle; ne istiyorum, neden istiyorum, isteklerim bana nasıl hizmet ediyor, nasıl gerçekleşir gibi sorular mühimdir ve kendimizle ilgilidir…

3) İhtiyaçlar, istekler, amaçlar, hep birileri adına veya bir takım olaylar nedenli öteleniyorsa, haklar bir şekilde verilmiyorsa, artık kesin duruş ve mücadeleler zorunlu hale gelmiştir. İrade konulması gereken neyse ortaya konulmalıdır. Cesaret gösterip, alınması gereken insiyatifler alınmalıdır.
Ayıptır söylemesi; “kavga ederek çözebileceğiniz sorunları konuşarak uzatmayın.”
Sadece vermeyi değil almayı da öğrenerek, dengeler doğru şekilde kurulmalıdır.

4) Bireyin, kişinin, ekibin, toplumun sürekli veren olması mümkün değildir. Denge, uyum, adalet adına bunu sürdürmek asıl denge, uyum, adaleti bozan bir dinamik haline gelecektir.

“Kendilerini sevmeyip bana seni seviyorum diyen insanlara güvenmiyorum. Afrika’da bir söz vardır; kendi çıplak olan, sana gömlek veriyorsa dikkatli ol!” Maya Angelou

Olacak olan neyse olmalıdır.
Sevgiyle Kalın, güzellikler diliyorum…

Birsen SUNGURAY

TEBAİ ÜÇLEMESİ

Tebai Üçlemesi, Antik Yunan tragedyasının en önemli eserlerinden biridir ve Thebes (Tebai) şehri etrafında geçen üç ayrı tragedya oyununu içerir. Bu üç oyun, Sofokles’in “Kral Oidipus”, “Oidipus Kolonos’ta” ve “Antigone” adlı oyunlarıdır.

Tebai Üçlemesi, mitolojik bir hikayeden uyarlanmıştır ve Thebes şehri etrafında geçen olayları anlatır. Oidipus karakteri, kaderi ve kendi ailesiyle olan karmaşık ilişkileriyle ünlüdür. Oidipus, doğumundan sonra olan kehanetlere dayanarak Thebes’i lanetleyecek ve annesiyle evlenecektir. Bu kehanetlerden kaçmak için ailesinden kaçar, ancak sonunda bu kehanetlerin tamamı gerçekleşir.

Oidipus’un hikayesi, insanın kaderiyle mücadelesini ve sonunda kaçınılmaz sonuçlara katlanmak zorunda kalışını anlatır. Bu tema, birçok insanın yaşamında da paralellikler bulabileceği özgür irade ve kader çatışması gerçeğini yansıtır.

“Kral Oidipus” oyununda, Oidipus’un kehaneti öğrenmesi ve gerçeği ortaya çıkarmak için yaptığı araştırmalar anlatılır. “Oidipus Kolonos’ta” ise Oidipus, artık yaşlılık ve körleşmeyle yüzleşirken, gelecekteki kaderi ve ölümü hakkında felsefi bir arayışa girişir.

Tebai üçlemesinin son kitabı ise Oidipus’un kızı olan Antigone hakkındadır.
Antigone’nin, kardeşi Polyneices’in gömülmesi yasaklanan cesedinin, “gömülme hakkına” saygı gösterilmesi için ülkeyi yöneten Kreon’un emirlerine karşı gelmesini ve sonuçlarını anlatır.

Antigone benim sevdiğim, güçlü bulduğum bir karakter, doğru olanı sonuçları ne olursa olsun gerçekleştirmek istiyor. Carl Jung’un ünlü sözünü belki bu noktada hatırlamak gerekir;

“Saygı ölümden sonra da devam eder.”

Antigone’nin derinlikli karakterleri, trajik olaylar zinciri ve karmaşık ilişkileri, okuyuculara ve tabii ki, tiyatro izleyicilerine hâlen farklı felsefî dersleri sunmaktadır. Bu eser, insanın kendi değerleri, vicdanı ve adalet arayışıyla ilgili evrensel soruları ele alır. Antigone’nin kararlılığı, direnişi ve ahlaki duruşu, insanların kendi inançları uğruna mücadele etme ve cesaret gösterme potansiyelini yansıtır.
Bu eser, Antik Yunan döneminde yazılmış olmasına rağmen, insan doğası, ahlaki çatışmalar ve toplumsal adalet gibi evrensel konuları ele alması nedeniyle günümüzde bile etkileyiciliğini koruyor.

Tebai Üçlemesi, Antik Yunan tiyatrosunun en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir. Oyunlar, insan kaderi, ahlak, aile bağları ve tanrıların gücü gibi evrensel temaları ele alır. Ayrıca tragedya türünün en iyi örneklerinden biri olarak görülür ve Sofokles’in ustalığını sergiler.

Sevgiyle Kalın

Birsen SUNGURAY

FRİEDRİCH HÖLDERLİN

Friedrich Hölderlin, 18. ve 19. yüzyıllarda yaşamış olan Alman bir şairdir. 20 Mart 1770 tarihinde Almanya’nın Baden-Württemberg eyaletinde doğdu ve 7 Haziran 1843’te hayatını kaybetti.

Hölderlin, edebiyat tarihinin en önemli lirik şairlerinden biri olarak kabul edilir. Şiirlerinde aşk, doğa, tanrılar ve insanlık gibi temaları işler. Onun şiirleri, dilin gücünü ve estetiğini vurgulayan derin bir duygusallık ile karakterizedir. Şiirlerindeki dil ve imge kullanımı, çağdaşlarından farklı bir tarzda öne çıkar.
Hayatı boyunca çeşitli zorluklarla karşılaşan Hölderlin, aşk acısı, maddi sıkıntılar ve zihinsel sağlık sorunları yaşadı. Yaşamının uzun yıllarını, bir marangoz yanında, kule de yaşamıştır.
Döneminde tanınmayan ve anlaşılmayan bir şair olarak kaldı. Daha sonraki yıllarda ise post-romantik dönemin etkisiyle önemi arttı ve edebiyat dünyasında takdir topladı.

Friedrich Hölderlin felsefeyle ilgilenmiş ve eğitim almıştır. Hölderlin, 1788 yılında Tübingen Üniversitesi’ne girdi ve burada teoloji eğitimi aldı. Ancak, üniversite yıllarında felsefe derslerine de katıldı ve bu alana da ilgi duydu.
Hölderlin’in felsefi düşünceleri ve etkilenimleri, onun şiirlerinde de görülebilir. Özellikle antik Yunan felsefesinden etkilendiği bilinir. Platon, Empedokles ve Herakleitos gibi filozofların fikirlerinden etkilenmiş ve bu fikirleri şiirlerinde yansıtmıştır.
Ayrıca, Hölderlin’in arkadaşı ve dönemin ünlü filozoflarından olan Friedrich Wilhelm Joseph Schelling’in etkisi de önemlidir. Schelling’in idealizmi ve doğa felsefesi, Hölderlin’in düşüncelerini şekillendirmede etkili olmuştur.
Hölderlin’in felsefi düşünceleri, doğanın ve insanın ilişkisi, estetik deneyim, dilin gücü gibi konulara odaklanır. Şiirlerinde felsefi düşünceleri derinlikli bir şekilde ifade ederken, aynı zamanda dilin sınırlamalarını da keşfetmeye çalışır.
Hölderlin’in felsefeyle ilgilenmiş olması, onun düşünsel zenginliğini şiirlerine yansıtmasına yardımcı olmuştur. Hem edebiyat hem de felsefe alanlarında önemli bir figür olarak kabul edilir.

Hölderlin’in en ünlü eserlerinden biri “Hiperion ya da Bir Gece Yolculuğu”dur. Bu roman, kahramanın içsel çatışmalarını, aşkını ve toplumsal adaleti arayışını anlatır. Diğer önemli eserleri arasında “Patmos”, “Akdeniz’e Mektuplar” ve “Empedokles” yer alır.

Şairin hayatı, son yıllarında ruhsal çöküntü ve akıl hastalığıyla mücadele etmesiyle gölgelenmiştir. 1802’de akıl hastanesine yatırıldı ve geri kalan hayatını orada geçirdi. Ölümünden sonra Hölderlin’in şiirleri, edebiyat dünyasında geniş bir etki yarattı ve birçok yazar ve şaire ilham kaynağı oldu.

Sevgiler
Birsen SUNGURAY

GÜÇ MESAFESİ

Güç mesafesi, Hofstede kültürel boyutlarının bir parçasıdır ve bir toplumun ya da kuruluşun üyeleri arasındaki güç ve otorite dağılımını ifade eder. Güç mesafesi, bir toplumdaki sosyal hiyerarşiyi ve güç ilişkilerini anlamak için kullanılan bir kavramdır.

Güç mesafesi, toplumların veya kuruluşların otoriteye, hiyerarşiye ve güce nasıl yaklaştığını belirtir. Yüksek güç mesafesi, güçlü bir hiyerarşik yapıya ve güçlü otorite figürlerine sahip olduğu anlamına gelirken, düşük güç mesafesi ise daha eşitlikçi bir güç dağılımı ve daha az hiyerarşik yapıyı ifade eder.

Yüksek güç mesafesine sahip toplumlarda, güçlü bir liderlik ve otorite figürü vardır ve bu figürlerin kararlarına sorgulamadan itaat edilir. Toplumun diğer üyeleri arasında güçlü bir saygı ve hürmet kültürü bulunur. İletişim genellikle yukarıdan aşağıya doğru yapılır, astlar emirleri sorgulamadan yerine getirir ve karar verme süreçlerinde üstlerine danışılır.

Düşük güç mesafesine sahip toplumlarda ise güç daha eşit şekilde dağıtılır ve insanlar arasında daha az sosyal mesafe vardır. İletişim daha yatay ve katılımcıdır, karar verme süreçlerinde insanların görüşleri önemsenir ve liderler daha demokratik bir tarz benimser.

Güç mesafesi, bir toplumun kültürel değerleri ve iş yapma tarzını etkileyebilir. Örneğin, yüksek güç mesafesine sahip bir toplumda otoriteye saygı önemliyken, düşük güç mesafesine sahip bir toplumda ise daha fazla katılımcılık ve eşitlik ön plana çıkar.
Ancak, güç mesafesi sadece bir toplumun ya da kuruluşun genel eğilimlerini ifade eder ve her birey için geçerli olmayabilir. Bireyler arasındaki güç ilişkileri, kültürel değerlerden bağımsız olarak farklılık gösterebilir.

Güç mesafesi (power distance) kavramı, farklı ülkeler arasında incelenmiş ve üzerinde çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar genellikle kültürel araştırmalar ve sosyal psikoloji alanlarında yürütülmüştür. Güç mesafesinin farklı ülkelerde nasıl işlediğini anlamak için yapılan bazı çalışma örnekleri:

Geert Hofstede’nin Araştırmaları:
Kültürel boyutlar üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Geert Hofstede, güç mesafesi kavramını da incelemiştir. 1960’lı yıllardan itibaren birçok ülkede çalışanlara anketler uygulayarak kültürel değerleri ölçmüş ve karşılaştırmalı veriler elde etmiştir. Hofstede’nin çalışmaları, farklı ülkelerin güç mesafesi düzeylerini karşılaştırarak, ülkeler arasındaki kültürel farklılıkları ve güç ilişkilerindeki değişkenlikleri ortaya koymuştur.

Globe Projesi: Globe (Global Leadership and Organizational Behavior Effectiveness) projesi, 1991’de başlayan büyük ölçekli bir araştırmadır. Bu proje, kültürel değerlerin liderlik ve örgütsel davranış üzerindeki etkilerini incelemek amacıyla farklı ülkelerde gerçekleştirilmiştir. Globe projesi, güç mesafesi gibi kültürel boyutları da ele almış ve farklı ülkelerin güç mesafesi eğilimlerini karşılaştırmıştır.

World Values Survey: World Values Survey (Dünya Değerler Araştırması), dünya genelinde kültürel değerleri inceleyen bir araştırma projesidir. Bu proje, farklı ülkelerde yaşayan insanların değerlerini ve inançlarını anlamak için anketler uygulamaktadır. Bu anketlerde, güç mesafesi gibi kültürel boyutlara da yer verilir ve ülkeler arasındaki güç mesafesi farklılıklarını ortaya çıkarır.

Bu araştırma projeleri ve diğer akademik çalışmalar, farklı ülkelerde güç mesafesi kavramının nasıl işlediğini anlamak için önemli veriler sağlamaktadır. Bu çalışmalar, farklı kültürlerin güç ilişkileri, liderlik tarzları ve iletişim şekilleri üzerindeki etkilerini ortaya koymaktadır. Ancak, belirtmek gerekir ki güç mesafesi, bir ülke içinde bile farklı gruplar veya alt kültürler arasında değişkenlik gösterebilir. Bu nedenle, kültürel boyutlar
genel eğilimleri ifade ederken, her birey veya grup için geçerli olmayabilir. İçinde bulunduğumuz kültürel bağlam ve diğer faktörler, güç mesafesinin nasıl işlediğini etkileyebilir.

Bu çalışmaların bir sonucu olarak, farklı ülkeler arasında güç mesafesi düzeyinde önemli farklılıklar olduğu gözlemlenmiştir. Bazı kültürlerde (örneğin, Doğu Asya ülkeleri) daha yüksek bir güç mesafesi görülürken, diğerlerinde (örneğin, İskandinav ülkeleri) daha düşük bir güç mesafesi eğilimi bulunmaktadır. Yüksek güç mesafesi olan toplumlarda genellikle otoriteye saygı ve hiyerarşi önemlidirken, düşük güç mesafesi olan toplumlarda daha eşitlikçi bir güç dağılımı ve daha yatay iletişim görülebilir.

Ancak, bu genel eğilimlerin yanı sıra, güç mesafesindeki farklılıkların zamanla değişebileceği veya alt kültürler veya kuruluşlar arasında varyasyon gösterebileceği unutulmamalıdır. Kültürel değerlerin, toplumun diğer unsurlarıyla etkileşim halinde değişebileceği ve evrilebileceği bilinmektedir.

Farklı ülkeler arasında güç mesafesi konusunda yapılan çalışmalar, kültürel farklılıkları ve güç ilişkilerini anlamak için önemli bir araç sağlar. Bu çalışmalar, güç mesafesinin nasıl işlediğini ve kültürler arasındaki farklılıkları anlamak için kıymetli bir bilgi kaynağıdır.

Birsen SUNGURAY

Kaynaklar:
Kültürlerarası İletişim ve Çalışma Ortamlarında Kültürel Farklılıklar – Müge Sünbül ve Nüket Yetiş (Çev.)

Kültürlerarası İş Yapmak: Power Distance, İş Ahlakı ve İletişim – İlter Ünlübayır

Kültürlerarası İş İlişkilerinde Etkili İletişim ve Güç Mesafesi – Bora Yıldırım

ERİS

Eris, Yunan mitolojisinde kargaşa, anlaşmazlık ve çekişme tanrıçası olarak bilinir. Eris, Zeus’un ve Hera’nın kızıdır ve Discordia olarak da adlandırılır.

En ünlü hikayesi, Olimpos Dağı’ndaki tanrıların düğününe davet edilmemesiyle başlar. Bu düğün, Peleus ile Thetis’in evliliği kutlamalarıdır. Eris, intikam almak amacıyla güzellik tanrıçası Afrodit’e bir altın elma verir ve üzerine “En güzel tanrıçaya” yazılı olduğunu söyler. Bu elma, tanrıçalar Afrodit, Hera ve Athena arasında bir çekişmeye neden olur. Tanrıçalar, Paris adlı bir prensin hangi tanrıçayı en güzel olarak seçeceğini belirlemesi için onu karar vermeye çağırırlar.

Paris, tanrıçaların kendisine sunduğu hediyeleri değerlendirirken, Afrodit ona Helen’i, Sparta Kralı Menelaus’un güzel karısını sunar. Paris, Afrodit’e olan minnettarlığından dolayı onu en güzel tanrıça ilan eder. Bu olay sonucunda, Troya Savaşı’nın temelleri atılmış olur.

Eris’in hikayesi, çekişme, rekabet ve sonuçlarını anlatan bir mitolojik öyküdür. Eris’in varlığı, insanların arasındaki anlaşmazlıkların ve çekişmelerin kaynağı olarak kabul edilir. Onun mitolojideki rolü, insan doğasındaki çatışmaları ve sonuçlarını temsil eder.

Eris, mitolojik dünyada karmaşayı ve çatışmayı sembolize eden güçlü bir tanrıça olarak yer alır. Onun hikayesi, mitoloji ve edebiyat dünyasında sıklıkla referans alınır ve çeşitli eserlere ilham verir.

Eris Kuyusu Hakkında;

“Eris’in Kuyusu” mitolojik bir hikayedir. Bu hikaye, Eris’in bir planını gerçekleştirmek için kullandığı bir tuzaktır.

Hikayeye göre, Eris’in altın elmasının neden olduğu anlaşmazlık ve çekişme sonucunda tanrılar, bu durumu çözmek için bir yarışma düzenlemeye karar verirler. Yarışmanın sonucunda Zeus, Prometheus’un yanında yer alırken, Hera, Poseidon ve Athena, Herakles’i destekler.

Eris, kazanan tanrıya bir ödül vermek için bir kuyu kazdırır. Bu kuyu, “Eris Kuyusu” olarak adlandırılır ve tanrıların sunduğu hediyeler bu kuyuya atılır. Her tanrı kendi tarafını destekleyen bir hediye sunar.

Sonunda, Prometheus, Zeus’un kazanmasına yardımcı olan Pandora’yı tanrılara sunar. Pandora’nın kutusu açılınca içinden tüm kötülükler yayılır ve dünyaya dağılır. Bu, insanların dünyasında çekişme ve kargaşanın kaynağı olarak kabul edilir.

“Eris Kuyusu” mitolojik hikayesi, Eris’in tuzakları ve sonuçları üzerine bir anlatıdır. Bu hikaye, mitolojideki çekişme ve kargaşa temalarını vurgular ve insan doğasındaki anlaşmazlıkların kökenine işaret eder.

Sevgiyle Kalın
Birsen Sunguray

ATALANTA

Merhabalar Dostlar,
Elma diyelim, anlatalım….

Mitolojinin en güçlü kadın figürleri arasında Atalanta’nın özel bir yeri vardır.
Atalanta, Boiotia kralı Schoeneus’un veya Arcadian Iasus’un kızıdır. Annesi ise Clymene’dir. Uzun zaman bir veliaht isteyen kral, kızı olması nedeniyle üzülür ve kızını, askerlere vererek, bir ormana terk etmelerini emreder. Çok üzülen Clymene, bu duruma engel olamaz, ancak boynuna sevdiği bir kolye takarak vedalaşır.
Atalanta’yı, askerler istendiği üzere , bir ormanda terkederler. Ancak ormanlar söz konusu olduğunda çok önemli bir Tanrıça olan Artemis, bu duruma dayanamaz ve Atalanta ile ilgilenir, göz kulak olur. Önce dişi bir ayı görevlendirir ve bir süre bakar, ardından avcılık, koşu, okçuluk gibi bir çok konuda eğitir.
Bu arada yıllar geçer, Atalanta’nın erkek kardeşleri olur, ama bir çok savaş gören ülkede hepsi de ölürler. Kızını da , ormana terk edilme emrini vermiş Kral, çok çok pişmandır.
Günün birinde, Kral İasus ve Kraliçe Clymene avcılarla dolaşan çok güzel ama oldukça bir tuhaf olan bir kızdan bahsedildiğini duyarlar. Kendisini görmek isterler. Saraya getirilen genç kızın boynunda ki kolyeyi annesi tanır. Ve kıza nerde büyüdüğü, anne ve babasının kimler olduğunu sorar.
Atalanta, ormanda büyüdüğünü, Artemis’in kendisi ile ilgilendiğini ve anne, babasını hiç tanımadığını anlatır.
Heyecanlanan Kraliçe, O’nun kızları olduğunu anlar ve herkese anlatır.
Çok sevinen Kral, saraya çağırır ve Atalanta artık sarayın prensesi olarak yaşamaya başlar.
Herhangi bir prensese benzemeyen Atalanta, bir taraftan herkesi de tasalandırır. Çünkü bu prenses, domuz avı peşinde koşuyor, güreşiyor ve herkesten hızlı koşuyordu. Bu ilgi alanları nedeniyle ülke de oluşan sevinç fazla sürmez.
Kral İasus, kızına bir prens veya kraliyete yakışır bir talip seçmesini ister. Bu isteği çevirmeyen Atalanta, kendisini koşu da geçebilecek bir talip olabileceği şartını ortaya koyarak, kabul eder.
Bu şart hem ülke de, hem başka ülkelerde duyurulur ancak gel gör ki, Atalanta’yı geçebilen bir talip çıkamaz.

Atalanta’ya aşık olan ve mutlaka evlenmek isteyen Hippomenes (Melanion) , yarışmak üzere başvurur ancak Atalanta ile yarıştığı takdirde hiç bir şansı olmadığını bilmektedir.
Bu nedenle aşk Tanrıçası Afrodit’ten yardım ister. Afrodit, O’na üç tane altın elma verir. Ve yarışı bu şekilde kazanabileceğini söyler.
Hippomenes yarışırken, Atalanta’nın, fark attığı yerler de, yere bu altın elmalardan birini atar. Altın elmaya dayanamayan Atalanta, geri döner, elmayı arar, bulur ve alır. Yarışın en önemli yerlerinde tekrarlayan Hippomenes yarışı kazanır.

Ancak bu mitolojik hikaye, aşıkların biraraya gelmesi ile sonlanmıyor maalesef. Hem düğünlerine minnet borçlu oldukları Tanrıçaları çağırmayı unutan çift, biraraya gelmek için de, Kibele’nin kutsal ormanında olan bir mekanı tercih edince cezalandırılırlar.
Sık sık Kibele’nin sanatsal tasvirlerinde gördüğümüz iki aslan Atalanta ve Hippomenes olarak geçmektedir.

Mitolojik hikâyenin unsurlarına göz atarsak, Atalanta’nın mitolojinin güçlü kadın kahramanlarından olduğunu görmemiz gerekiyor. Bunu Artemis’in katkısı ve koruması altında, ancak farklı olmaktan korkmadan, herhangi bir ruhsal çöküş yaşamadan özgüvenli, kendi kendini geliştirerek, sınırlarını aşarak yapmıştır. Bir nevi herhangi bir şekilde umutsuzluğa düşmeden kendi kendisini yaratmıştır.
Ancak yarışta aç gözlü olması ve bir hile ile gelen aşk mutluluk getirmemiştir.

Varılan noktalarda kendilerine destek olanları unutmak ve doğanın dokunulmaz düzenine uyumsuzluk ise beklenenden çok farklı sonuçlar yaratmıştır.

Gökten üç elma düştü ama altın mı? Değil mi? Peşinden koşsak mı?
Bilmiyorum

Sevgiyle Kalın

Birsen Sunguray

Görsel; Atalanta and Hippomenes, Book X, Illustration from Ovid’s Metamorphoses, Florence, 1832

HEKATE

Merhabalar, “seçim yapmak” denilince mitolojide karşılığı Hekate’dir. Hekate Olimposlular öncesinden, Titanlar döneminden güçlü bir figürdür. Olimposlular ve Titanlar arasındaki savaşta ise Zeus’un yanında yer almayı tercih etmiştir. Ki bu oldukça sonucu belirleyici olmuştur. Çünkü Hekate özellikleri itibariyle çok güçlü ve biraz da karanlık bir içeriğe sahiptir. Geçmiş Anadolu inanışları içinde kendisi, ileri dönemlerde Artemis ve Selene ile ilişkilendirilmiştir.
Hekate’yi güçlü yapan mevzuların başında üç yüzü olmasını söyleyebilirim. Zaten birçok büst ve heykeli üç kadın olarak tasvir edilmiştir. Üç yüz de, kadının üç döneminide görebiliriz. Genellikle; İlk baş gençliği, ikinci baş olgun yaşları, üçüncü baş ise yaşlılığı temsil eder. Aynı zamanda, bu üç yüzde doğum, yaşam ve ölüm döngüsünü de görebiliriz.
Hekate adı, Antik Yunan’da “hekatos” kelimesinden gelir, bu kelime ise; “her yere eşit dağılan” anlamına gelmektedir. Hekate, hem gökyüzünde hem yeryüzünde ve yeraltında da, üç dünyada güçlü bir varlığa sahiptir.
Hekate’nin birçok sembolü mevcuttur. Bunlar arasında; siyah köpek, bıçak, anahtar ve meşale taşıyan kadın tasviri en yaygın olanlar arasındadır. Neredeyse tamamında, doğru kararlar verme, seçim yapabilmek ve yol gösterici olan yönlerini görebiliriz. Hekate’nin elinde bir meşale taşıması aynı zamanda ölmüşlerin ruhlarına yer altında yol gösterme yönünde vermektedir. Yeryüzünde ise yine yol göstericidir. Bu sefer yaşayan, bir yol seçmesi gerekenler için kavşaklara üç yüzlü semboliği başta olmak üzere semboliklerinden biri konulurdu ki, insanlar yollarını kaybetmesinler.
Hekate’nin bilgelik ve sezgisi insanlara içlerindeki potansiyeli doğru yollarla çıkarabilmesi için her zaman yardımcı olmuştur, bu nedenle “aydınlanma” ile beraber de anılır.

Hekate, Roma mitolojisinde de yine devam etmiştir. Roma mitolojisinde ise “Trivia” olarak adlandırılmıştır. Trivia adı “üç yolların kesiştiği” anlamına gelen “Trivium” kelimesinden türetilmiştir.
Antik Roma’da, Hekate/ Trivia özellikle cadılık ve büyücülükle ilişkilendirilmiştir. Trivia cadıların ve büyücülerin tanrıçası olarak kabul edilirdi. Cadılar festivali gibi dini festivallerde önemli bir yere sahiptir.
Trivia’nın adı da Roma şehirlerinde üç yolun noktalarını işaretlemek üzere sütunların üzerine yazılıyordu.

Neredeyse, hiçbir zaman güçlü içeriğini kaybetmeyen, yol gösterici Tanrıça farklı isim ve tasvirlerde bile olsa her zaman ciddi bir ağırlığa sahip olmuştur.
Şu anda da, her ne kadar ismi geçmese de, temsil ettiği kavramlar olan; güç, doğurganlık, korunma, kehanet, döngüler, kaybolmamak, aydınlanma her zaman yaşamımızda önemli bir yere sahiptir ve mutlaka gelecekte de devam edecektir.

Sevgiyle Kalın

Birsen SUNGURAY

Satürn Balık Burcunda

Merhabalar Dostlar,
Satürn, 2026 yılı şubat ayına kadar balık burcunda transit seyrini gerçekleştirecektir. Zaman yöneticisi olan Satürn, kolektif bir burç olan balıkta, bireysel etkilerinin yanında daha da fazla, toplumları, trendleri, sistemleri yeniden yapılandırması muhtemeldir.
Büyük bir sistem inşaası motivasyonu olan Satürn, Balık burcunda, öncelikle SU elementi üzerine çeşitli mevzular ile kendini gösterebilir. Karmik yönünden dolayı geçmişte yapılan ancak sağlam, doğru düzgün gerçekleştirilmemiş, su ile ilgili tüm yapılar da varlığını hissettirebilir.
Bunlar baraj, köprü, çay, dere, sıhhi tesisat vs ile ilgili olabilir.
Evde su kullanan çamaşır makinesi, bulaşık makinesi gibi bir çok eşyayı değiştirmek zorunda kalabiliriz.
Satürn’ün engel koyma, kısıtlama etkisi nedeniyle balık seyrinde, su felaketleri dışında, kuraklık yaşamamız da olasıdır.
Genel olarak su üzerinden yaşanacak bir regülasyon sorunsalı sürecinde olabiliriz.

Bunun dışında tüm sıvı içerikler üzerine de, dikkat vermek iyi olabilir. Alkol ile ilgili mevzular da, Satürn’ün zehirli (denebilir) içerikleri yönetmesi nedeniyle sıkıntılar yaşanabilir. Mayalı ürünleri yine yönettiği için aynı şekilde sıkıntılar oluşabilir.
Ancak sağlık alanında iyileşme üzerine bir takım güzel yenilikler bulunacağını bekliyor ve umuyorum. Serum olarak verilebilecek çeşitli yeni ilaçların geliştirilmesi bu süreçte olabilir.
Sağlık mevzusuna girmiş iken, bu zaman diliminde “ayaklar” önemli olabilir. Çünkü Satürn engel etkisi nedenli bu konuda kısıtlar yaşatabilir. Diğer bir açıdan yönetimi ise Satürn temsili olan dişler ve kemik sistemidir. Balığın “eritici” bir etkiye sahip olduğunu not düşerek, bu yıllarda destek alınmasını naçizane tavsiye ediyorum.

Yine sağlık alanında, bir çok yönetim, bürokratik olarak değişiklikler yaşanabilir. Kapalı alanlar olarak anlatılabilir olan mekanların ön plana çıkması ve düzenlemeler yapılmasına şahit olabiliriz. Hastaneler, hapishaneler gibi

Bu zaman dilimi içinde, psikoloji ve psikiyatriye olan ilgiyi, bu alanlarda, bazı focus etkiler nedeniyle yeniliklerin oluşabileceğini de söyleyebilirim.

Balık burcu içinde net olmayan, sisli ve puslu bir hava mevcuttur. Nerdeyse hiç bir şey de netlik yoktur. Bu nedenle, iyi kötü bir arada yaşanabilir. İyi, doğru olanı yapıp akışta kalmak gereklidir. Ancak bu puslu etkiden yararlananlar da olmuştur. Satürn’ün burda ki, hareketi bir çok arka planda gerçekleştirilen türlü türlü ucubik işleri de önümüze adeta kirli çamaşır gibi dökebilir. Özellikle inanç konusunda, inanç ile ilgili alanlarda yaşanmış ne varsa, “vay anasını, sayın seyirciler” şeklinde izleme imkanımız olabilir.

Satürn’ün, 6 Nisan da olan dolunay da Fomalhaut ile ilgili özel bir konumu olacağı için çok hareketli günler yaratması olasıdır. Yaşayalım ve görelim.

Satürn’ün balık transit sürecini ileri günler de yeri geldikçe ve kalemim döndükçe yorumlamaya çalışacağım.
Ülkemiz haritası açısından da, ilk olarak 9. Ev ve sonrasında 10 ev içinde hareket edeceği için bu ev konuları üzerine yeniden yapılandırma oluşturabilir. Bu ev konuları olarak, uluslararası ilişkiler, üniversiteler, dini inanç alanları, felsefe eklenebilir. Sonrasında ise, yönetim sistemi ve otorite figürleri üzerine değişimler getirebilir. Değişimlerin, Türkiye’nin yükseleni olan yengeç burcuna açısı oldukça iyi olacağı için son tahlilde iyi sonuçlar getirebileceğini söylenebilir. Tabii hiç bir doğum da sancısız olmaz..

Ne olursa hayırlısı olsun, güzellikler diliyorum.
Sevgiyle Kalın

Birsen SUNGURAY

STOACILAR

STOACILIK

Stoacılık, Zenon’un kurduğu etkili bir felsefe ekolüdür. Zenon bir gemi faciası sonucu Kıbrıs’a geliyor ve bu olayı talihin bir işareti sayarak, burada ders vermeye başlıyor. Derslerini, Stoa denilen sütunların çevresinde oturarak verdiği için felsefe okuluna Stoacılık denilir. Zenon bu okulu kurmadan önce Kiniklerden, Sokrates ve Platon’dan etkilenmiştir. Zenon okulunda özellikle ahlak felsefesi çok ön plandadır. Sıkı ve sert kurallara sahiptiler.

Roma’yı çok etkilemiş olan bu felsefe öğretisi, uzun süre etkili olmuştur. Stoa felsefesi genel olarak üç bölümde incelenir. Çok önemli filozoflar çıkarmıştır. Bunlar içinde Epiktetos, Seneca ve Marcus Aurelius halen bilinen, okunan etkili isimlerdir.

Stoa Felsefesi İçinde;

  • Kader gerçektir ve direnilemez. Ancak kişi, üstüne düşeni yapıp, olanı kabullenmelidir.
  • Huzur ve metanet önemlidir
  • Kişi değerli yaşamak zorundadır
  • Öfke, çatışma, direnç ile bir şey elde edilemez
  • Kişi sadece doğayla uyumlu olursa değerli yaşamış olur
  • Doğa sadece tabiatı kapsamıyor, göksel düzen de buna aittir
  • İnsan; akıl, iradesini kullanarak külli akla ulaşır ve bilgeleşir
  • Sadeleşme çok önemlidir, insan maddi planda ve bunun ötesinde duygu ve zihinsel olarak sadeleşerek insani asaletine ulaşabilir.
  • İnsan duygularına sahip olmak zorundadır, duygular insana değil
  • Hayata uygulanabilen bir felsefedir. Büyük bir dayanıklılık, cesaret ve içgörü getirmiştir.

Kaynak: Jean Brun / Stoa Felsefesi

I – SENECA
(MÖ 5 – MS 65)

“Bir yaşamı eylemleri ile ölçelim, zamanı ile değil.” Lucius Annaeus Seneca

Seneca, Roma adına önemli bir filozof :)
Kendisi Stoa Felsefesinin isimleri içinde yer alıyor. Yine Stoa isimlerinden çok etkilenmiş. Buna Stoa Felsefesinin kurucusu Xenon’u verebiliriz. Ancak onu en çok etkileyen isim Pythgoras’dır. Onunla ilgili “çilecilik” okulunda da eğitim almıştır.
Sonrasında Mısır’a gidiyor ve İskenderiye’de eğitim alıyor. Kendisi çok boyutlu bir zekaya sahiptir. Babası gibi çok iyi bir hatiptir. Edebi olarak trajedi, özellikle kanlı tiyatro eserleri yazmıştır.
Bir çok ardından gelen isimleri de etkilemiştir.
Mısır dönüşü giderek adı duyulmaya başlanır ve hakkında Livilla ile ilgili bir dedikodu çıkar. Kendisi sürgüne gönderilir. Livilla öldürülür.
Sürgünden ise geleceğin İmparatoru olacak Neron’a Hocalık yapması için tekrar çağrılır. Neron’a erdemler, ahlak bir çok konuda Hocalık yapar. Ama Neron, Neron olur. İmparator olmasıyla ise Seneca için hem güç hem de “çile” günleri başlar. Devlet yönetiminde çevresinde olanlar öldürüldükçe yalnız kalır. Buna rağmen bir çok mali, toplumsal reformlar gerçekleştirir. Defalarca mal varlığı ve görevini bırakmayı talep eder, ancak reddedilir. Neron’a karşı gerçekleştirilen bir suikast girişiminde adı geçtiği için kendini öldürmesi emredilir. Ölümü metanetle karşılayarak kendini öldürür.

Beni etkileyen eserlerinde ki, değerli yaşama vurgusu ve bunu hayatına uygulamasıdır.

II – EPİKTETOS
(MS 55 – MS 135)

Epiktetos, ismi Stoacılar içinde geçen önemli filozoflardandır…
Stoa için sadelik, doğayla, kaderle uyumlu olmak önemlidir. Ayrıca mutluluk sadece erdemlere ulaşarak kazanılır.
Epiktetos, hayatına bir köle olarak başlamıştır. Zor bir yaşamı olmuş ve zaten sahibi zihinsel olarak sorunları olan bir kişi olduğu için işkence düzeyinde günleri geçmiş. Ancak yaşamının ileri yıllarında özgür olmuştur. Hayatının büyük çoğunluğu Hierapolis ve Nicopolis’te geçmiştir. Ayrıca İmparator filozof Marcus Aurelius’a da ders vermiştir.
Epiktetos kelime olarak “kazanılmış” anlamına geliyor.

Epiktetos’un, Düşünceler ve Sohbetler’den kader ve irade için, cümleleri;
“Dünyada olup biten şeylerin bir kısmı bizim elimizdedir, bir kısmı da elimizde değildir. Elimizde olanlar fikirlerimiz, yaşayışımız, arzularımız, eğilimlerimiz, nefretlerimiz bir kelimeyle bütün hareketlerimizdir. Elimizde olmayanlar; eşya, mülk, şöhret, mevki gibi şeylerdir. Elimizde olanlar tabiatları gereği özgürdürler, hiçbir şey onları durduramadığı gibi onlara engel de olamaz. Elimizde olmayanlar ise zayıf, boyunduruk altında, binlerce engel ve terslik içinde olup bütün bütün bize aykırıdırlar. O halde hatırla ki tabiatları icabı esir olanları hür ve sana bağlı zannediyorsan her adımda engellere rastlayacak, kırılacak ve tanrı’dan da, insanlardan da şikayet edeceksin. Buna karşılık, sen senin olanı benimser ve başkasının olanı da başkasının iradesinde sayarsan, o zaman kimse sana istemediğini yaptıramadığı gibi, istediğini de yapmana engel olamaz.”

III – MARCUS AURELİUS
(MS 121 – 180)

Marcus Aurelius, Roma’nın beş büyük İmparator’ları içinde geçer ve sonuncusudur. Beş büyük imparator; Roma yönetim ve genel gidişat olarak kötü bir hale gelince, “evlatlık” alınarak veya “evlenme” yoluyla tahta varis yapılan, bu şekilde tahta geçirilen özel olarak seçilmiş yöneticilerdir.
Marcus Aurelius, İspanyol kökenlidir. Kendisi aynı zamanda “Filozof İmparator” olarak da bilinir. Tarz olarak “Stoa” felsefesini benimsemiştir. Stoa felsefesinin son dönem temsilcileri içinde geçer. Yine bu ekolden olan “Köle Filozof” Epiktetos’dan ders almıştır. Ancak sadece Epiktetos değil, bir çok Hocası mevcuttur. Stoa felsefesi içinde geçen bazı esaslara net şekilde uymuştur. Bunları özellikle; Sadelik, doğaya uyumlu yaşamak, alçak gönüllü ve mütevazi olmak, yaşam içinde geçici olan ve kalıcı olanın ayrımına varabilmek olarak özetleyebilirim.
Bu konularda sadece söylem insanı değildir. Kendisi alışmaktan korktuğu için yumuşak bir yatakta bile yatmamış :)
Ve yine üzerine sevdiğim bir anekdot şöyledir; Yanında çoğu kez bir görevli ile dolaşırmış ve bu görevli O’na zaman zaman bir şey hatırlatırmış “Sadece bir fanisiniz” (Memento Mori)
Hayatında çok fazla savaşa katılan ve komuta eden Marcus Aurelius, gündüz savaşsa bile akşam okuyor ve yazıyor…
“Kendime Düşünceler” eserinde başlangıç bölümünde ise hayatında bulunan ve kendisine bir şeyler öğreten kişileri erdemleri ile hatırlatır ve onlara teşekkür eder. Ve şöyle der;

“İnsanın yaşamı sınırlıdır, varlığı akışkandır, eğilimi belirsizdir, tüm bedeni çürümeye yatkındır, ruhu girdap gibidir, kaderi anlaşılmaz ve ünü muallaktır. Kısaca tüm beden bir nehir gibidir, ruh ise rüya ya da hülya gibidir. Hayat savaşa ve bir yolcunun geçici konaklamasına benzer. Ölümden sonra ün de unutulur. Bu yüzden bizi ne koruyup gözetecek? Bizi koruyup gözetecek şey felsefedir.
Bu da ağır başlılığı ve masumluğu sunan, zevklerin ve acıların ustası olan, hiçbir şeyi amaçsızca ve ikiyüzlülükle yapmayan, bir başkasının yaptığı yada yapmadığına hiç ihtiyaç duymayan ilahi zekayı koruyup gözetmektir.
Kendisi neden yapmış olursa olsun, gerçekleşen ve payına düşen şeylerin kendisiyle aynı kaynaktan geldiğini kabul etmektir.”
Sanırım hakkında söylenebilecek olumsuz tek konu ise; Veliaht olup, kendisinden sonra tahta çıkan oğludur. Commodus’un İmparatorluğu, Roma için tam anlamıyla kopkoyu karanlık bir dönem olmuştur. Commodus’u, yine güzel çekilmiş bir film olarak “Gladyatör” filminden hatırlayabiliriz…

Sevgiyle Kalın
Birsen SUNGURAY

Jerry (Bomba Gibiyim)

Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi. Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu bir şey bulurdu. Hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile, “Bu adam, bu halde nasıl bu kadar iyimser olabiliyor” diye. Birisi nasıl olduğunu sorsa, “Bomba gibiyim” diye yanıt verirdi hep… “Bomba gibiyim”. Jerry bir doğal motivasyoncuydu. Yanında çalışanlardan biri, o gün, kötü bir günündeyse, Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı. Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni.

Bir gün Jerry’ye gittim,”Anlayamıyorum” dedim. “Nasıl oluyor da, her zaman, her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun, nasıl başarıyorsun bunu?” “Her sabah kalktığımda kendi kendime, Jerry bugün iki seçimin var, havan ya iyi olacak ya kötü derim. Havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda yine iki seçimim var. Kurban olmak ya da ders almak. Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim. Birisi bana bir şeyden şikâyete geldiğinde, yine iki seçimim var. “şikâyetini kabul etmek ya da ona hayatin olumlu yanlarını göstermek. Ben hayatın olumlu yanını seçerim. “Yok yahu” diye protesto ettim. “Bu kadar kolay yani” “Evet kolay” dedi Jerry. “Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl davranacağını seçersin. Sen insanların senin tavrından nasıl etkileneceklerini seçersin. Yani sen, hayatını nasıl yaşayacağını seçersin.” Jerry’nin sözleri beni oldukça etkiledi.

Onu uzun yıllar görmedim. Ama, hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek yerine, seçim yapmayı tercih ettiğimde hep onu hatırladım.

Yıllar sonra  Jerry’nin başına çok tatsız bir olay geldi. Soygun için gelen hırsızlar, paniğe kapılıp, Jerry’yi delik deşik etmişler… Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış. Taburcu edildiğinde, kurşunların bazıları hala vücudundaymış. Ben onu olaydan altı ay sonra gördüm. “Nasılsın?” diye sorduğumda,  “bomba gibiyim” dedi. “Bomba gibi…”  “Olay sırasında neler düşündün Jerry” dedim. “Yerde yatarken, iki seçimim var diye düşündüm. Ya yaşamayı seçecektim ya ölümü. Ben yaşamayı seçtim”  “Korkmadın mı, şuurunu kaybetmedin mi?” “Ambulansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı. Bana hep “iyileşeceksin merak etme” dediler. Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla sürerlerken doktorların ve hemşirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum. Bu gözler bana “Bu adam ölmüş” diyordu… Bir şeyler yapmazsam, biraz sonra ölü bir adam olacaktım gerçekten…” “Ne yaptın” diye merakla sordum “Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve herhangi bir şeye alerjim olup olmadığını sordu. “Evet” diye yanıt verdim…”Var…” doktorlar ve hemşireler, merakla sustular. Derin bir nefes alarak kendimi topladım ve bağırdım: “Benim kurşunlara alerjim var!”

Doktorlar ve hemşireler gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım…”Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin, otopsi yapar gibi değil…” Jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları sayesinde değil, kendi olumlu tavrının büyük katkısı ile yaşadı. Yaşaması bana iyi bir ders oldu. Her gün, hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim… Ve her şeyin kendi seçimimize bağlı olduğunu…

CHİRON

“İyi bir şifacı yaralı olmalıdır. Yarası olmayan şifacı iyileştirici olamaz.” 
Carl Gustav Jung

Jung’un arketipleri içinde en fazla bilinenleri arasında “Yaralı Şifacı” vardır.

Chiron, mitolojide özel bir yeri olan centaurların en bilinenidir. Astrolojik ise  olarak Saturn ve Uranüs arasında yer alan 1977’de keşfedilmiş bir gök cismidir. İlk olarak Astreoid olarak sınıflandırılmış ancak sonrasında kuyrukluyıldız olduğu üzerine de tartışmalar başlamıştır. Şu an halen her iki görüşte geçerli sayılmaktadır. Ki, zaten Chiron’da sembolojik olarak; ortada, arada kalmak konusuna her zaman atıfta bulunulur.

Mitolojik hikayesine bakacak olursak; Chiron, Satürn ve Philyra’nın çocuğudur. At şeklinde buluştukları için Chiron, At ve İnsan bedenlerinin birleşimi şeklinde doğmuştur. Bundan büyük utanç duyan Philyra, kendisini başka bir şeye dönüştürmelerini Tanrılardan ister ve bu isteği üzerine Ihlamur ağacına çevrilir. Chiron ise bir mağaraya terk edilir ve onu bulan Apollon tarafından büyütülür. Apollon, Chiron için bir üvey baba olur ayrıca öğretmeni de olacaktır. Apollon’dan müzik, şifacılık, şiir, kehanet, savaş sanatları gibi bir çok konuda dersler alır ve çok başarılı bir öğrencisi olur. 
Chiron, çeşitli mitlerde her ne kadar Centaurlar grubu vahşi olarak geçse de, bunları aşmıştır.
Terkedilme, istenilmeme, acziyet, farklı görünümlü olma, yalnızlık gibi bireysel deneyimlere rağmen bunlardan bilgelik oluşturabilmiştir. Özellikle şifacı yönü çok güçlüdür ve tedavi edemeyeceği hastalık nerdeyse yoktur.
Çok önemli mitolojik karakterlerin de hocasıdır zaten, Tıp alanının önemli yöneticisi Askelepios’da bunlardandır.
Troya destanından hatırlayacağımız Achille ve kahraman arketipi denilince ilk akla gelen Herakles’de öğrencileri arasındadır.
Eczacılık, tıp, cerrahi konusunda çok başarılı bir bilge ve aktarıcı hoca olmasına rağmen Chiron’un en başarısız olduğu kör noktası “kendini iyileştirmek” konusudur.

Chiron, Herakles için yaptığı özel bir zehirli ok ucu ile talim yaparken Herakles tarafından yaralanmıştır. Ancak bu yarası nerdeyse her tedavi yöntemini kendi üstünde denediği halde kapanmaz ve kendisine büyük acılar verir.
Chiron kendini tedavi etmeye çalışırken, bir çok tedavi yöntemini geliştirir ve bir çok kişiye de faydası olur, kendisi hariç…

Kendisini tedavi etme imkanı olmadığını kabullenen Chiron, ölümsüz olması nedeniyle sonsuza dek acı çekecektir.
Chiron, acılarından kurtulmak için büyük bir feragatte bulunmayı tercih eder ve ölümsüzlüğünden vazgeçer.
Bunu cezasını Kafkas dağında çeken Prometheus’a ölümsüzlüğünü hediye ederek yapar…

Bu bağlamda vazgeçişler ve ciddi şekilde karşıya kendinden olanı verebilmek de Chiron’un kendi kendine olan şifasını yaratabilmesini işaret etmektedir.
Ancak felsefenin temelinde olan “Kendini Tanı” yine kendi şifamızı yaratabilmek adına özel bir yere sahiptir.
Chiron açısından bakınca; yaralarımızı tanımak kendimizi de tanımaktır. Çünkü yaralarımız, aynı zamanda kimliklerimizi de oluşturmaktadır. Bu nedenle kendimizi şifalandırmak, dünyayı şifalandırmak ve dünyayı şifalandırmak da kendimizi şifalandırmak anlamı taşımaktadır.
Bizi biz yapan yaralarımızı da sevelim, içimizde olan bitene de şefkatle yaklaşalım…
Chiron’un, sembolleri arasında “anahtar” olması da belki de bu yüzden, bizi bize açacak yoldur…

Sevgiyle Kalın

Birsen SUNGURAY

ASTROLOJİ ÖĞRENCİSİNE MEKTUP

Rönesans Dönemi’nin en önemli ve en büyük Astrologlarından William Lilly’nin Astroloji öğrencilerine öğütleri:

Sevgili Arkadaşım,

Her kim olursan ol, yoğun çalışmalarımdan kolaylıkla istifade edebilmeni ve gözle görülemeyen ihtişamlı Tanrı’nın muhteşem ve takdire şayan faaliyetlerini alenen yansıtan, yıldızlar hakkındaki göksel bilgide ilerleme niyetinde başarılı olabilmeni diliyorum.

Öncelikle, Yaradan’ı düşün ve takdir et ve ona müteşekkir ol; mütevaziliğini kaybetme ve ne kadar derin ve üstün olursa olsun, hiçbir doğal bilginin aklını başından alıp, hem gökteki hem de yeryüzündeki her şeyi düzenleyen ve yöneten İlahi Gücü göz ardı etmene yol açmasına izin verme.

Aksine, bilgin arttıkça, Yüce Tanrı’nın gücünü ve bilgeliğini daha da fazla takdir et ve kendini Tanrının lütfunu hak etmeye ada; ne kadar iman edersen, kendinden o kadar emin olacaksın ve Tanrı’ya ne kadar yakınlaşırsan, o kadar saf yargılarda bulunacaksın.

Kibirden ve kendini beğenmişlikten uzak dur ve akılsız yaratıkların Tanrı’ya itaat etmedikleri, kendi mantıklarına ve tutkularına göre hareket ettikleri ya da mantıksız isteklerini Tanrı’nın iradesine teslim etmedikleri o eski zamanları hatırla. Ah ne yazık! Günahkarlık her yeri sardığında ve insanlar duygularına teslim olup, mantıklarını terk ettiklerinde, her yaratık, canlı ve zararlı şey asileşti ve Tanrı’nın emrine uymaz hale geldi. Sen Tanrı için ve onun prensipleri için dimdik dur; sonra da kendi asaletini düşün; yaratılan her şey, hem şimdikiler hem de gelecektekiler bu amaca hizmet etmek için yaratılır; Tanrı bu amaç doğrultusunda insanda vücut buldu: Tanrı sana ne ayrıcalıklar, haklar ve menfaatler sağladı? Sen derin düşüncelerinle yıldızların hareketlerini ve kadrini idrak edensin; meleklerle konuşansın; tüm yaratıkları yöneten ve tüm şeytani güçlere boyun eğdiren Tanrı’nın takdirini kazanansın.

Öyleyse, günahkarlığa kapılıp doğanı mahvetme ya da kendini böylesi nimetlere layık olmayacak hale düşürme, ya da birkaç kusurlu zevk uğruna, Tanrı’nın korkusu aracılığıyla sana bahşettiği yüce güç, zafer ve kutsallıktan mahrum kalma. Tanrı’yı ve Tanrı’nın kulu olarak kendini düşündün; şimdi sana kendi başına uygulaman için vereceğim öğütleri kavra. Her gün gökyüzüyle irtibata geçtiğin için, zihnini ilahi varlığın imgesine göre eğit ve biçimlendir; tüm erdem lütuflarını öğren; bu konuda yeterince bilgi sahibi ol; insancıl, nazik, sevecen ol; insanlar sana rahatça ulaşabilsinler; zavallı insanları sert bir yargıyla korkutup üzme; böylesi durumlarda kötü kaderlerini kademe kademe öğrenmelerine imkan tanı; Tanrı’nın onlar hakkındaki yargılarını değiştirmesi için, bu insanları Tanrı’nın çağrısına yönelt; alçak gönüllü ol; eğitimli, uygar, ağırbaşlı insanlarla ilişki kur; başkalarının varlıklarına göz dikme; fakirlere hem para ver hem de bedava yargıda bulun; hiçbir dünyevi zenginliğin seni hatalı yargılara sürüklemesine ya da sanatın olan bu ilahi bilime gölge düşürmesine izin verme.

İyi insanları sev; bu sanatı icra eden dürüst insanları takdir et. Genel kanıyla ters düşebilecek yargılarda bulunmaktan çekinme. Prensinin ölümüne dair yargıda bulunma; kendine uygun bir eş seç; çok sayıda arkadaşın olmasından neşe duy; mahkemelerden ve anlaşmazlıklardan uzak dur; aşırıya kaçma ve her bilimi öğrenmeye kalkışma; inançlı ve kararlı ol; inancına bağlı kal ve dostun da olsa düşmanın da olsa kimsenin sırlarını ortaya dökme.

Herkese iyi yaşamalarını öğütle; sen de insanlara iyi örnek ol; dönemin modasına kapılma; ana vatanını sev; düşmanın bile olsa, kimseyi azarlama; hakkında kötü konuşulsa bile, sinirlenme; Tanrı hiçbir günahı cezasız bırakmaz; tüm kötülüklerin öcünü alır.

William Lilly / Christian Astrology