STRONSİYUM 90

STRONSİYUM 90

Acayipleşti havalar,
bir güneş, bir yağmur, bir kar.
Atom bombası denemelerinden diyorlar.

Stronsiyum 90 yağıyormuş

ota, süte,ete
umuda, hürriyete
kapısını çaldığımız büyük hasrete.

Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm.
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,
Ya dünyamıza inecek ölüm. 

Nazım Hikmet// 1958

Stronsiyum 90,  adını çok az duyduğumuz; ancak tıptan havai fişeklere kadar çok geniş kullanımı olan ve yerkabuğunda bol bulunan bir elementtir. İnsan sağlığına olumlu ve olumsuz etkileri vardır. Nazım Hikmet, 1958 yılında üzerine çok güzel bir şiir de yazmıştır. Atom bombası denemeleri esnasında ilk olarak yeryüzüne yayılımı olmuştur. Daha sonrasında ise Çernobil ile birlikte radyoaktif serpinti olarak yayılmıştır. Bu günlerde ise çok ilgi gören ve kurgudan çok gerçekçi  çekimleri ile gündeme gelen “Çernobil’ dizisi ile beraber  üzerine bahsedebiliriz.

Stronsiyum, ilk olarak 1790 yılında Kuzey İskoçya’nın köylerinden biri olan Strontian’daki bir kurşun madeninde bulunan sıra dışı bir mineralde çalışmalar yapan İrlandalı fizikçi Adair Crawford tarafından keşfedilmiştir. 1791 yılında İskoç kimyager Thomas Charles Hope, bu minerale keşfedildiği köye atfen “stronsit” adı vermiştir. Bu tarihten önce stronsiyum, fiziksel benzerlik sebebiyle baryum olarak biliniyordu. 1808 yılında İngiliz kimyager Sir Humphry Davy tarafından elektroliz yöntemi ile izole edilmiştir. Davy, bu elementi literatüre “stronsiyum” olarak kazandırmıştır.

Stronsiyum-90 özellikleri bakımından kalsiyum’a benzer. Bu nedenle vücut tarafından kalsiyum zannedilerek emilir; dişlerde ve kemiklerde depolanır. Yiyecek ve içeceklerle vücuda giren stronsiyum-90’ın %70-80’i vücuttan dışarı atılır. %20-30’u kemiklerde birikir. %1 civarındaki bölümü ise, kan dolaşımına karışır; kemik ilikleri ve yumuşak dokulara girer. İnsan vücudunda depolandıkları yerlerde yüksek enerjili elektron, ya da beta partikülleri emisyonu ile hücreleri öldürür ve mutasyonlara neden olur. Kemik iliklerinde bağışıklık sistemi ve kan hücreleri ürediğinden, stronsiyum-90 kan kanseri, göğüs ve prostat kanseri ile bağışıklık sistemi bozukluklarına ve dolayısıyla aids hastalığına yol açar.
Az dozajda radyasyon yayan stronsiyum-90 ile uzun süreli temas, kısa süreli yüksek dozajla temastan çok daha tehlikeli ve öldürücüdür. Reaktörlerin kontrolsuz olarak, genelde paslanan soğutma suyu boruları ve valfler aracılığıyla havaya ve suya karıştırdığı düşük dozlu radyoaktif maddelerin yarattığı tahribatın, bir abd devlet kuruluşu olan icrp (int. comm. of radiation protection: www.icrp.org) tarafından belirtilenden 100-1.000 kat daha yüksek olduğu, ecrr (european comm. on radiation risk: www.euradcom.org) ocak 2003 tarihli raporu ile ortaya konmuştur.

Çernobil, 26 nisan 1986 yılında Çernobil Nükleer santralında meydana gelmesiyle yüzyılın en ağır ve trajik teknolojik felaketi yaşandı. Bu felaketle beraber, Stronsiyum 90 ve bir çok radyoaktif madde serpinti şeklinde yayıldı. Çernobil’den sonra Bellarus’dan 485 köy ve kasaba yok oldu. Her dört  Bellarus’dan biri hayatını kaybetti. Rusya ile sınırlı kalmayıp, bir çok ülke ve farklı yaşamları olan çok fazla insanı etkiledi. Üzerine bir çok bilimsel ve sanat alanında çalışmalar yapıldı. Svetlana Aleksiyeviç ise “Çernobil Duası” kitabında felaketi yaşayan halkla röportajlar yaptı. Ve bunları “Sesler” olarak yazın haline getirdi. 2015’de yeni bir edebiyat türü olması nedeniyle Nobel ödülü almıştır. Aleksiyeviç bir konuşmasında tarzını şöyle anlatır; “Flaubert kendisi için ‘kalem-insan’ demiş. Ben de kendim için ‘kulak-insan’ diyebilirim. Sokakta yürüdüğüm zaman kulağıma bir takım kelimeler, sözler, nidalar çalındığında hep şunu düşünüyorum, zamanla ne kadar çok roman, iz bile bırakmadan kayboluyor, karanlığa karışıyor.”

Svetlana Aleksiyeviç’in “Sesler” inden bir bölüm;

“Çernobil Nükleer Santrali’nin yakınlarında yaşıyorduk. Ben büfede çalışıyordum, çörek pişiriyordum. Kocamsa itfaiyeciydi. Yeni evliydik, pazara bile el ele gidiyorduk. Reaktör patladığı gün, kocam nöbetçiydi. Çağrıya sırtlarında gömlekleriyle gittiler, ev giysileriyle. Nükleer santralde patlama olmuştu ve hiçbir özel kıyafet vermediler onlara. Böyleydi işte bizim hayatımız, biliyorsunuz. Bütün gece yangını söndürmeye uğraştılar ve hayatta kalmalarına imkan vermeyecek kadar çok radyasyona maruz kaldılar. Sabahında uçakla Moskova’ya götürdüler hepsini. Akut radyasyon hastalığı… İnsan ancak birkaç hafta yaşayabiliyor. Benimki güçlüydü, sporcuydu, en son o öldü.

Moskova’ya vardığımda bana ‘özel bir bölmede yatıyor’ dediler, ‘oraya kimseyi sokmuyorlar.’ ‘Ben onu seviyorum’ diye yalvardım. ‘Askerler bakıyor oradakilere, sen nereye?’ dediler. ‘Seviyorum.’ Beni ikna etmeye çalıştılar; ‘O artık senin sevdiğin insan değil, zararsız hale getirilmesi gereken bir obje. Anlıyor musun bunu?’ Bense hep aynı şeyi söyleyip duruyordum, seviyorum, seviyorum.

Geceleri yangın merdiveninden yanına çıkıyordum, ya da hasta bakıcılara para veriyordum beni içeri bıraksınlar diye. Bırakmadım onu, sonuna kadar yanındaydım.

O öldükten birkaç ay sonra, kızım dünyaya geldi. Sadece birkaç gün yaşadı. Onu ne çok beklemiştik… Bense öldürdüm onu. Kızım beni kurtardı. Tüm radyasyonu üzerine aldı. Minicik şey, yavrum… Ama ben onların ikisini de sevdim. Sevgiyle öldürmek mümkün mü ki? Neden bu kadar yakınlar, sevgi ve ölüm? Hep yan yanalar. Kim açıklayacak bana? Şimdi dizlerimin üstünde, mezarlarında sürünüyorum…”

Sevgi ve Umutla Kalın

Birsen SUNGURAY

Kaynaklar:

Uğur Eskier, Stronsiyum Nedir,Nerelerde Kullanılır?

Ayşe İlker, Çernobil Duası’nda Anlatı Kahramanlarının Felaket Karşısında Gerçeküstü Tutumları, Celal Bayar Ünv. Sosyal Bilimler Dergisi

L. Tufan Erdoğan, Türkiye’nin Nükleer Rönesansı, Jeoloji Mühendisleri

“STRONSİYUM 90” için bir yanıt

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir