Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya…

Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim birçok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85’indeyim ve biliyorum…
ÖLÜYORUM…

Jorge Luis Borges, Arjantin, 1985

Kimliğinizi Vurgulamaktan Vazgeçtiğinizde…

Eckhart Tolle

Kimliğinizi vurgulamaktan vazgeçtiğinizde, sizden dünyaya akacak müthiş gücü göreceksiniz.

İnsanların farkında olmadan biçim kimliklerini nasıl ”vurgulamaya” çalıştıklarını göstermek için, size bir kaç örnek vereyim. Eğer yeterince uyanık olursanız, bu kalıpların bazılarını kendinizin de BİLİNÇSİZCE uyguladığınızı keşfedebilirsiniz.

Yaptığınız bir şey için TAKDİR BEKLEMEK ve bunu almadığınız vakit öfkelenmek, veya üzülmek.

Sorunlarınız veya hastalıklarınız hakkında konuşarak veya bir taşkınlık yaparak İLGİ ÇEKMEye çalışmak.

Kimse size bir şey sormadığı halde, ve duruma herhangi bir etkisi olmayacağını bile bile FİKRİNİZİ SÖYLEMEK.

Karşınızdaki kişiden çok, onun sizi NASIL GÖRDÜĞÜ ile ilgilenmek. Diğer bir deyişle, kendi egonuzu güçlendirmek, ve egonuzun ”yansımasını” görmek için başkalarını kullanmak.

Malınızı, mülkünüzü, bilginizi, güzelliğinizi, statünüzü, fiziksel gücünüzü ve benzeri şeyleri, BAŞKALARINI ETKİLEMEK için kullanmak.

Birisine veya birşeye karşı ÖFKE ile tepki vererek geçici olarak egonuzu şişirmek.

Olayları kişiselleştirerek ALINMAK ve KÜSMEK.

Faydasız zihinsel veya sözsel argümanlarla KENDİNİZİ HAKLI, BAŞKALARINI HAKSIZ çıkarmak.

Fark edilmeyi ve başkalarının gözünde ÖNEMLİ GÖRÜNMEyi istemek.

Kendinizde bu kalıplardan birini görüyorsanız, şöyle bir deney yapmanızı öneririm: O kalıbı terk ettikten sonra, kendinizi nasıl hissettiğinize ve neler olduğuna bir bakın. Salıverin gitsin, ve neler olduğunu görün.

Biçim kimliğinizi vurgulamaktan vaz geçmek de bilinci geliştirmenin bir başka yoludur. Bunu yaptığınız vakit, sizden dünyaya akacak olan o müthiş gücü, kendi gözlerinizle göreceksiniz.

ECKHART TOLLE
Var Olmanın Gücü
Sayfa: 254

İnsan Kendi Mutluluğundan Sorumludur.

Her insan kendi mutluluğundan sorumludur ve bu mutluluğa kendisi ulaşmak zorundadır. İnsan kendi mutluluğu için başkalarının kendi hayatlarından feragat etmesini isteyemez. Ve de başkalarının mutluluğu için kendini feda etmemelidir. İnsanın kendine saygısı olmalıdır.

Ayn Rand

Eğer hâlâ şikâyet ediyorsan…

Eğer hâlâ kızıyorsan,
kendin ile olan kavgan bitmemiş demektir.

Eğer hâlâ kırılıyorsan,
gönül evinin tuğlaları pekişmemiş demektir.

Eğer hâlâ kınıyorsan,
düşüncelerin yeterince berraklaşmamış demektir.

Eğer hâlâ karşılıksız sevmiyor
ve sevginde ayrım yapıyorsan,
hala akıl ve mantığını kullanıyor,
içindeki sevginin yoğunlaşmasına engel oluyorsun demektir.

Eğer hâlâ ‘ben’ demekten vazgeçmiyorsan,
dizginlerin hala nefsinin elinde
ve sen bu esarete boyun eğiyorsun demektir.

Eğer hâlâ mûsibetlere yana yana üzülüyorsan,
gerçeği bilmiyorsun demektir.

Ve eğer hâlâ şikâyet ediyorsan,
hakikati göremiyorsun demektir!..

Şems-i Tebrîzî

Arap Alevi Bayramlarında Neden Hırisi (veya Kamhi) Çorbası Dağıtılır?

İslam dininin emir ve yasaklarını hakkıyla yerine getiren ve hiç bir bayramı atlamayan en çok bayram kutlayan Alilikte bayramlarda Kevser süresindeki emre göre Allah adına Allah rızası için kurban kesilir

Kurban etinin bir kısmı çiğ olarak ihtiyaç sahiplerine dağıtılır. Peygamberler döneminden günümüze kadar en doyurucu ve tok tutucu olarak buğday bilinmektedir. Etle buğday bir araya getirilerek hirisi yapılır doyurucu bir o kadar da lezzetli bir aş elde edilir. Hirisi bütün halka dağıtılarak İhtiyaç sahipleri başta olmak üzere bütün halk hirisiden payını alır. Sık sık hayır yapıldığından bir yıl içerisinde ihtiyaç sahipleri daha az sıkıntı çeker. Bayramlarda halk bir araya gelip yemek yer ve kaynaşır. Dayanışma duygusu ön planda olur. Hirisi ayrıca sembolik bir değerdir. Paylaşımı, dayanışmayı, emeği, birlikteliği simgeler.

Ayrıca: Hırisi eski zamanlarda zenginin Eti’yle fakirin Buğday’ını harmanlayarak herkesi eşitliğe sevkeden kimse kimseden üstün olmasın inancıyla herkesin kardeşçe paylaşmayı ön gören bir dayanışmanın yemeğidir

Hayatınızı Sabote Eden 12 Zehirli Düşünce

Mutsuz insan

Güne mutsuz başlıyor, hayatınızın hiç değişmeyen bir kısır döngü tarafından yönetildiğini düşünüyor ve bunun için başkalarını mı suçluyorsunuz?

O zaman, belki farkında bile olmadığınız bazı ‘zehirli’ düşüncelerden kurtulmanız gerekiyor demektir.

Yaşam mottolarımdan biri “Düşüncenizi Değiştirin, Hayatınızı Değiştirin!”. Düşüncelerimizin ve duygularımızın deneyimlerimizi şekillendirdiğine inanıyorum. Sorun, çoğu insanın olumsuz düşüncelerinin farkında olmamasıdır. Bunun nedeni bu düşüncelerin sıradanlaşması ve bu yüzden size normal görünmeye başlamasıdır. Daha iyi bir yaşama sahip olmak için bırakmanız gereken 12 yaygın toksik düşünce şunlardır:

  1. Kurban olduğunuzu düşünmek:
    Siz bir kurban değilsiniz. Sorunlarınızdan dolayı başka insanları ya da koşulları suçlamayı bırakın. Şu an hayatta olduğunuz yerden memnun olmamanız, durumunuzu değiştirmek için kişisel sorumluluk alamayacağınız anlamına gelmez. Dolayısıyla kurban psikolojisinden çıkın çünkü bu hiçbir işe yaramaz. Esasında, başarılı olmanızı da engeller. Şunun farkına varın ki, ‘kader’inizden sadece ve sadece siz sorumlusunuz.
     
  2. Başkalarını değiştirebileceğinizi düşünmek:
    Değiştiremezsiniz. Değişmek istemiyorlarsa ya da bunu nasıl yapacaklarını bilmiyorlarsa, bütün çabalarınız boşuna demektir. Dolayısıyla başkaları için endişelenmeyin. Onları oldukları gibi sevmiyorsanız, birlikte vakit geçirmeyin. Şunu bilin ki, onları değiştirme hakkınız da yok.
     
  3. “Gerçek”lere sürekli direnen düşünceler:
    Bazı şeyleri, hatta çok fazla şeyi değiştirebilirsiniz. Kilo verebilir, daha iyi bir iş bulabilir, üniversiteye dönebilir, evliliğinizi düzeltmek için çaba harcayabilirsiniz. Fakat değiştiremeyeceğiniz şeyler de var. Patronunuzun ‘sinir’ bir tip olduğu gerçeğini değiştiremezsiniz. İş değiştirebilirsiniz ama patronunuzu değiştiremezsiniz. Kira ya da ev kredisi ödemek zorunda olduğunuz gerçeğini değiştiremezsiniz. Ama bunlara direnmekten vazgeçebilirsiniz. Değiştiremeyeceğiniz şeylere direnmek sizi sinirlendirmekten ve üzgün hissettirmekten başka hiçbir işe yaramaz. Dolayısıyla değiştirebileceğiniz şeyler konusunda harekete geçin ama değiştiremeyeceklerinizi de kabul edin.
     
  4. “Komşunun tavuğunun kaz olduğunu” düşünmek:
    ‘O kız kadar güzel ya da o adam kadar zengin olsaydım, o zaman mutlu hissederdim‘. Bu tür düşünceler doğru değil. Başkalarının hayatının sizinkinden daha iyi olduğunu zannetmeniz, bunun gerçekten öyle olduğu anlamına gelmez. Belki de o güzel kız çocukluğunda çok zorlu bir ev hayatı yaşadı ve hayatını düzene sokmakta zorlanıyor. Ve belki de o zengin adam işinde o kadar çok vakit geçiriyor ki, ailesini hiç göremiyor. Komşunun tavuğu kaz değildir. Kendi elinizdekileri takdir etmesini bilin.
     
  5. Başka insanlardan beklentiler:
    Beklentiler, siz her ne kadar mantıklı olduğunu düşünseniz de, mutluluğu öldürebilir. Sırf siz öyle istiyorsunuz diye insanlar bir şeyleri yapmak zorunda değil. Beklentilerinizin kişisel deneyimleriniz ve önyargılarınızdan kaynaklandığının farkına varın. Bunların başka insanların da önceliği olmasını beklemeyin. Siz de muhtemelen yapmak istemediğiniz şeylerin sizden beklenmesinden hoşlanmıyorsunuz. Dolayısıyla başka insanlara dayatmalarda bulunmayın. Davranışlarından hoşlanmıyorsanız ya onları öyle kabul edin ya da ilişkinizi bitirin.
     
  6. Hayatınızda birinin olmasının sizi tamamlayacağı düşüncesi:
    Siz kendinizi zaten ‘tam‘ hissetmiyorsanız, bir sevgiliniz olması sizi tamamlamaz. Dahası, ‘sizi mutlu etme zorunluluğu’, diğer kişi üzerinde büyük bir baskı yaratır. Hayatınızda biri olsun ya da olmasın, kendi kendinizle mutlu olmanız gerekiyor.
     
  7. Haklı olduğunuzu her zaman kanıtlamak zorunda hissetmek:
    Bazı insanların ‘haklı‘ olduklarını kanıtlamak için ölümüne savaşmaları insanı şaşırtıyor. Amaç ne? Zayıf, savunmasız veya aptal görünmek istemiyor olabilirler. Fakat hatalı olduğunuzu itiraf etmek çok daha asil ve olgun bir davranış. Dahası, herkesin fikirleri farklıdır. Bırakın siz istediğiniz gibi, onlar istedikleri gibi düşünsün.
     
  8. Başka insanların ne düşündüğü konusunda endişelenmek:
    Size ne? Sizi yargıladıklarını mı düşünüyorsunuz? Kimse sizi, sizin kendinizi yargıladığınızdan daha fazla yargılamıyor. Diğer insanlar kendilerini yargılamakla öyle meşgul ki, size ayıracak vakitleri yok. Dolayısıyla nasıl mutlu hissediyorsanız öyle davranın. Ve eğer diğerleri sizi yargılıyorsa, bu sizin değil onların sorunu.
     
  9. Tek bir doğru ve tek bir yanlışın olduğunu düşünmek:
    Objektif bir doğrunun var olduğunu düşünmeyi seviyoruz ama bu bir yanılsama. Öyle bir şey yok, sadece subjektif gerçeklikler var. Bir kişinin ‘doğru‘ bulduğu şey, bir başkası için yanlış olabilir. Herkes bir şeyleri doğru buluyor çünkü o ‘şey‘, hayatına ve dünya görüşüne uyuyor.
     
  10. Hazırlıksız hissettiğiniz için gelecek hakkında endişelenmek:
    ‘Endişelenmek, istemediğiniz bir şey için dua etmektir‘ diye bir deyiş vardır. Bunun yerine şu anı yaşayın. Gelecek hakkında endişelenmeyi bırakın çünkü onu sadece bir yere kadar kontrol edebilirsiniz.
     
  11. Paranın mutluluk getirdiğine inanmak:
    Paraya ve başarıya önem veren kapitalist bir düzende yaşasanız bile, varlıklı insanların çok parası olanlardan daha mutlu olduğu illa ki doğru değil. Bankada beş kuruş parası olmadan veya sıradan işlerde çalışarak da mutlu olan insanlar olduğu gibi, mutsuz milyarderler de var. Mutluluğa zengin olarak ulaşabileceğiniz fikri gibi bir tuzağa düşmeyin.
     
  12. Geçmişin geleceğinizi belirlediğine inanmak:
    Geçmişte hata yapmış olmanız, geleceğinizi daha iyi bir hale getiremeyeceğiniz anlamına gelmiyor. Fakat kendinizi geçmişiniz yüzünden ‘işe yaramaz’ diye damgaladıysanız, ‘işe yaramaz‘ tavrınızı geleceğe de taşırsınız.

Umarım bu yazı, muhtemelen her gün aklınızdan geçen zehirli düşünceler hakkında uzun uzun ve ciddi şekilde düşünmenizi sağlamıştır. Bundan sonra ne düşündüğünüze dikkat edin ve kendinizi olumsuz şeyler düşünürken yakaladığınızda hemen “iptal et” ve “sil” düğmelerine basın!

Alıntı (Huffington Post)
Orijinal Yazı: 12 Poisonous Thoughts That Are Sabotaging Your Life

Arzular ve Kararsızlık

– Yardım edebilir miyim, hanımefendi? 

– Sanmıyorum… Bu kırmızı elbiseyi çok istiyorum ama çok pahalı, bütçemi fazlasıyla aşıyor. 

– Bu maviye ne dersiniz peki? Aynı ölçüde güzel ama çok daha ucuz… Ehm, çok daha uygun yani. 

– Hım… Maviye param yeter sahiden. Ama insanlar bana çok yakıştığını söylemesine rağmen mavi giymeyi pek sevmem. Rahatsızlık duyarım hatta. Kırmızı giyince hep mutluluk duyarım oysa. 

– Ah, hiç sorun değil, hanımefendi. Mavinin yanında bir de şu hapı veriyoruz. İçince maviden hoşlandığınızı fark edeceksiniz. 

– Sanmıyorum… Hap içmeyi hiç sevmem. Yapay şeyler uymaz bana. 

– Ah, kusuruma bakmazsanız sizinle hemfikir olmadığımı söyleme cüretinde bulunacağım, hanımefendi. Renkten rahatsızlığınızı aştığınız anda mavi elbiseden hoşlanacaksınız çünkü. Hapın tek yaptığı gerçekten istediğinizi elde etmenizi sağlamak, o kadar.

– Doğrudur herhalde. Yani, ne bileyim, sigarayı bırakmak isteyip dış yardım almadan bırakamayan pek çok insan var, değil mi?

– Tam da onu diyecektim, hanımefendi.

– Çok iyi. Ama ben gene de hap türünden bir yardım alma fikrinden hoşlanmıyorum.

– Hiç sorun değil. Bunu da aşacak bir hap verebiliriz hemen.

– Ama ben onu demiyorum ki! Şahsen ben bünyesinin bu yollarla karıştırılmasını hiç istemeyen insanlardanım.

– Peki. O zaman izninizle şunu sorayım: Böyle bir insan olmaktan memnun musunuz? Bu tür şeylere hiç aldırmayan türden bir insan olmak istemez miydiniz?

– Eh… Belki…

– Eğer öyleyse şu hapı vereyim size. Olmayı tercih edeceğiniz kişi olmanıza yardım edecektir. Ayrıca bakın, rengi de kırmızı


– Ama ben hangi türde insan olmayı tercih edeceğime karar veremiyorum ki!

-O da dert değil hanımefendi. Herhangi bir yönde karar vermenizi sağlayacak hapımız da var.

– Ama hangi yönde?

– Eh, orası hangi hapı içeceğinize bağlı… Kırmızıyı mı vereyim, maviyi mi?

Bebek

Anadolu’daki arzuhalcilerin en ünlüsü Kemal Sadık Gökçeli’dir. Komünizm propagandası yaptığı iddia edilen bir çocuğun işkencede adını vermesiyle, Kemal Sadık partinin kurucu üyelerinden biri olduğu gerekçesiyle gözaltına alınır. Daktilosunun arkasında boş kaldığı zamanlar öyküler yazan arzuhalci Kemal Sadık üç ay hapis yatar. Oysa çocukla birbirlerini hiç tanımazlar. Neyse ki olayın, arzuhalcinin doğru sözlü, zulüm karşısında boyun eğmeyen, ezilen inanların haklarını savunan kişiliğinden rahatsız olanlardan kaynaklandığını anlayan yargıç, beraat kararı verir. Kemal Sadık, adliyeden çıkarken yanına gelen bir görevli, yargıcın kendisini odasında beklediğini söyler. Arzuhalciyi karşısına oturtan, kahve ikram eden yargıç, onun hayatını değiştirecek konuşmasını yapar:

“Sizi mahkûm edeyim diye çok baskı yapıldı bana. Çukurova’da kalmayın; hemen İstanbul’a gidin. Orada, Yeni Cami’nin arkasında da arzuhalcilik yapar, hayatınızı kazanabilirsiniz. Sizi burada öldürecekler. Yazık olacak öldürülürseniz. “Bebek” hikâyenizi ben de okudum, karım da okudu. Çok sevdik. O edebiyattan iyi anlar. Hattâ merakından bugün sizi görmek için mahkemedeydi. Kadınların içinde. Ben fazla anlamam, ama Türkçeyi kullanma ustalığınıza hayran oldum. Bana söz verin, buralarda durmayacağınıza dair.”

“Bebek”, Kemal Sadık’ın ekmeğini kazandığı daktilosunda yazdığı öyküdür ve yayımlanmamıştır. Hakimin sözlerinden öykünün mahkemeye jandarma tarafından delil olarak sunulduğunu anlar. Hakimin karısı belki de onun yeteneğini keşfeden ilk okurdur. Ama ne okur! Sevdiği yazarı görmek için mahkemeye giden, kocasına suçlanananın çok yetenekli bir yazar olduğunu, özgürlüğü verildiğinde edebiyatın en büyük kalemleri arasına gireceğini söyleyen bir okur.

Ve düşüncelerinde yanılmayan… Kemal Sadık Gökçeli’yi bizler “YAŞAR KEMAL” olarak tanırız…

(Gökhan Karatepe)

Fellah

“Her yerde olan bu garip ağaçlar ne işe yarıyor?”

Amerikan iç savaşının başlaması ile birlikte İngilizler çok ciddi bir problemle karşı karşıya olduklarını fark ettiler. Dünya tekstil piyasasının neredeyse tamamı onların elindeydi, fakat esas sorun dünyanın birincil pamuk tedarikçisinin Amerika olmasıydı. Eh, ne zaman biteceği belli olmayan bir iç savaş İngilizlerin uzun vadedeki karını ve hegemonyasını darmadağın edecekti. Üretim tesisleri duracak, yatırımlar boşa gidecekti. zira pamuk olmadığında tekstilden bahsedilemezdi.

İç savaş uzadıkça pamuk tedariki azaldı ve haliyle İngilizler büyük bir şevkle dünyada pamuk tarımı yapılacak diğer arazileri araştırmaya başladılar. Dönemin şartları içerisinde pamuk üretimi ziyadesiyle hassas birtakım iklim ve su koşullarını gerektiriyordu.

İngilizler Çukurova’yı keşfettiler.

İngiliz temsilciler Sultan Abdülaziz’e konuyu açtıklarında Abdülaziz yekten kabul etti. Zira pamuk üretiminin ekonomik getirisi fevkaladeydi. İngilizler derslerine iyi çalışmışlar, Çukurova’yı derinlemesine tetkik etmişlerdi.

Arazi pamuk üretmeye uygundu, fakat üç büyük sorun vardı:

– Çukurova bataklıktı
– Çukurova’da tarım yapacak nüfus yoktu
– Osmanlı sınırlarında pamuk üretimini bilen kimse yoktu

İngilizler bataklık problemini ve pamuk üretimini bilen insan teminini çözebileceklerine söz verdiler, fakat tarım yapacak nüfus probleminin çözümünü Abdülaziz’e bıraktılar. Abdülaziz ve şürekası -muhtemelen İngilizlerin verdiği ipucuyla- fevkalade bir çözüm buldu:

Yörükler -gerekirse kuvvet marifetiyle- iskan edilerek ovaya indirilecekti. Hızlıca ferman çıkarıldı, Derviş Paşa komutasındaki dördüncü ordu gemilerle uğurlandı. Paşanın görevi basitti. İki bin yıldan fazla süredir yazın dağlara çıkıp, kışın eteklere inen ve hayvancılık yaparak geçinen konar göçer yörükler ovaya indirilecek.

Derviş paşa nispetle makul bir adamdı. O yüzden evveliyatında yörükleri ikna etmeye çalıştı. Aşiret reisleriyle toplantılar tertip edildi. Gerekçeler söylendi. Fakat yörüklerin cevabı olumsuzdu. Devlete bir ziyanları dokunmamıştı ancak şimdi koca bir ordu buraya tehditkarca gönderilmişti; gururları incitilmişti.

Savaş başladı. Dadaloğlu “Ferman padişahınsa dağlar bizimdir!” dedi. Gururlu insanlardı; ruhları şad oldu. Çatışmalar 9 ay sürdü. Binlerce insan kılıçtan geçirildi.

Kozan, Kadirli, İslahiye, Yüreğir, Ceyhan gibi kazalar ve çok sayıda kasabalar kuruldu. Bataklığın, sineğin içinde yaşamaya mahkum edilen Yörükler etraflarına baktıklarında garip ağaçların tüm ovaya dikildiğini gördüler. daha önceden tanımadıkları, meyve vermeyen, ne işe yaradığını anlayamadıkları bu tropik ağaçlara garip şeklinden ve telaffuz etmekte zorlandıkları adından dolayı “Gariptos” dediler.

İngilizler sözlerini tutuyordu; dünya üzerinde suyu en çok seven ağaçlardan olan okaliptüs ağacını on binlerce sayıda olmak üzere tüm Çukurova’ya dikmişlerdi. Akabinde Mısır’dan binlerce yıllık tarım tecrübesi olan çiftçiyi Adana’ya getirerek Yörüklere tarımı öğrettiler. Adana’da halen var olan yoğun Arap nüfusunun kaynağı bu çiftçilerdir. İlk getirildiklerine “siz neden buradasınız?” diye soran Yörüklere hepsi aynı cevabı vermiştir: “Fellah”. Arapça’da “çiftçi” anlamına gelen bu sözcük Yörükler tarafından benimsenmiştir. Hala, bu gün dahi Çukurova’daki Arap soylarına fellah denir.

Muzaffer İzgü’nün Adanası

muzaffer-izgu

Adana büyüdü, büyüdü, gitti Tellidere’ye, Kurttepe’ye. Oysa benim çocukluğumda Adana, tren istasyonunda biterdi. Ondan sonrası, bağlar, bahçeler… Karşıyaka mı ( Ötegeçe ), o da Devlet Hastanesi’nin orda biterdi.

Benim anılarım o Adana!da kaldı.

“Allahının horozuna kravat takayım’’ derlerdi Adana’da. Takarlardı da. Söylendiğine göre çok eskiden bir Süslü Cumali varmış Adana’da, şimdi Hürriyet, eski adı Karalar Mahallesi olan mahallede. Bu Cumali öyle severmiş ki horozunu, onu da süslermiş, biryantinler sürermiş tüylerine horozu güzel görünsün diye, ibriğine aşı boyası çalarmış, pelerin giydirirmiş bazen horozuna, ayaklarına tozluk geçirirmiş zehir yeşili ipekten. Ne olmuşsa olmuş, bir gün de kravat takıvermiş horozunun boğazına Cumali.

Gülmeyi, espriyi severdi Adanalı.

Kim bilir, belki de gülünsün diye horozunu süslüyordu öyle Cumali. Kale kapısı’nın Hayte Emmi’si öleli yıllar oldu, ama ondan kalma sövme sürer giderdi Adana’da. Her zaman bir sövücü bulunurdu Adana’da, hem de parayla. Verirsin parayı, şaka olsun diye gider istediğin kişiye söver. Dayak yiyecekmiş, kovalanacakmış hiç önemli değil. İstersen zort da çektirirsin. O denli zort ustaları vardı ki Adana’da sağ elini düdük yapıp koydu mu ağzına, başladı mıydı nağmeli nağmeli zortunu çekmeye, başlar bir anda dönüverir, sanki çok duygusal bir ezgiymiş gibi dinlenirdi zort. Ondan sonra da sorulurdu, ‘’ Bu zort kime?’’ diye. Birinedir. Az sonra anlaşılır, dudaklar yayılır, gülümseme başlar. Zort çekilen mi, o da güler çünkü şakayı kaldıracak denli kendine güvenlidir.

O zamanlar soğutan klimalar ne arar ki?

Öyle de sıcaktır ki Adana yaz günlerinde, sıcak, yalım yalım fırın kapağından gelir gibi yalar geçer insanın yüzünü. Ama Adanalı şikayet etmez sıcaktan. Yeter ki soğuk olmasın. Sıcaklık kışın on derecenin altına düştü müydü, uf amana başlar adanalı “Dondum anam dondum. Ne lan bu soğuk?’’ Soğuk konuşulurdu da, sıcak konuşulmazdı Adana’da, sanki sıcak kentin bir parçasıymış gibi. Varsıllar yazın Bürücek, Tekir yaylalarına çıkarlardı, yoksullar da damlara. Ne denli çok kırık çıkık olayı olurdu. Çatısının üzerine çaktığı oluklu çinkonun üzerine, hiçbir yanında koruma duvarı olmayan damına serdi miydi döşeğini, uf püfür püfür… Eh bir de uyku arasında canı su istedi miydi, ya da bir yanından öteki yanına dönerken kendini kocaman bir yatağın içinde sandığı anda, kendini damdan aşağıda bulurdu. Olsun. Adanalı kırığa çıkığa razı. Evlerin içi sanki cehennem… Ya dam, sanki yayla. Bir de cibinlik uydurdu muydu üzerine, sivrisineklerin hepsi aç kalır. Geceleri o incecik cibinliğin içine bile girerdi kebap kokusu. Ne sabahın dokuzu, ne gecenin biri mutlaka bir köşe başında gezgin kebapçı olurdu. Sıcaktan bunalıp Adana’yı dört dönen, yazlık sinemadan çıkıp karnı acıkan, gezgin kebapçının önünde tünerdi. İki şiş mi, üç şiş mi, tike mi, kıyma mı yoksa ciğer mi, canının istediğini dürüm yaptırıp yerdi.

Yemesini sever Adanalı.

Şarap da olurdu bu gezgin kebapçılarda. Arabanın bir yanında beş on litrelik musluklu bir teneke asılıdır. Bekçiye, polise, dikkat edip kebabı yiyen oradan sabunu alır, musluğu açar, elini yıkar. Varsın öyle olsun. Bilen bilir, haydi bir ısırık dürümden acılı acılı, ondan sonra çömel, aç musluğunu tenekenin, ama önce sağa sola iyi bak, bekçi falan var mı diye, ondan sonra dik şarabını kafaya. Kebapçıyla sonradan hesaplaşması çok kolay. “Kaç kez elini yıkadın ağam?’’ “Üç kez”. Sökül o zaman üç bardak şarap parasını, tut evin yolunu. O gençlik yıllarımda, o gezgin kebapçılarda içtiğim sinekli şarapların tadını bir daha hiç alamadım…. O sarı musluktan nazlı nazlı akan, kan kırmızısı şaraplar ne güzeldi.

Ya o Adana’nın göbeğindeki, Kalekapısı’ndaki işçi pazarı…. Doğu Anadolu’dan, Güneydoğu Anadolu’dan gelen kadınlı erkekli işçiler… Dizilirlerdi yolun kıyısına. Ağanın adamı elçi bir bir seçerdi bu işçileri. Sağlam mı, çürük mü diye dişlerine bile bakardı. Yalvarırdı işçiler, “Beni de beni de’’ diye. Ama elçiye dayanıklı adam gerekliydi, çünkü ağası öyle buyurmuştu. Kadın seçilir, kocası seçilmezdi. Adam ezik, buruk, elçiden bir uyarı, “Hadi lan dellek ağlama, sen de alaçıkta çocuk bakarsın’’.

Külhanbeylerin de köküne kıran girdi. Nerde o eski Adaba külhanbeyleri, İzo’lar, Çocuk Yasinler, Sırrılar, Asvalt Rızalar, Garagaturlar…. Öyle bir yürürlerdi ki ceketi omuza atıp, böyle kollar iki yana açılmış, kolu kıvıramaz, çünkü kocaman bıçağı zulasında tutuyor. Parmaklar açık ki, sanki bir anda insanı tutup öfeleyecek. Göğüs, köşker göğsü gibi öne fırlamış…. Külhanbeyi önde, iboları arkada Atatürk Caddesi’nde tur atıyorlar. Selam dur, külhanbeyi geçiyor. Külhanbeyinin keyfi bilir, kiminin selamını alır, kiminin almaz. En iyisi, yolunu değiştir, geç karşı kaldırıma.

Ya şalgam tutkusu.

Her gün bir bardak şalgam suyu içmezse Adanalının işi rast gitmezdi. Öyle suyu lık lık içmez. Şalgamcıya şalgamını ısmarlarken, “Deneli olsun ağam’’ der. Şalgamcı önce bardağın içini kara havuçlarla doldurur. Üstünü de şalgam suyuyla tamamlar. Çiğne havucu, iç şalgam suyunu, her derde deva, sindirime, kan dolaşımına, kabızlığa, felce birebirdir.

Ne çok sever Adanalı gülü.

Bir gül kentiydi Adana. Ama sarı gül. Mayıs ayı değil, nisan ayıdır gül ayı. Bazı deli güller marttan açar. Her evin avlusunda tenekeler içinde sarı güller vardır. Bu gül tutkusundan mıdır Adanalı “Gülüm’’ der birbirine seslenirken…

Ya o “Lan efendi’’ söylemi.

Öyle derdi Adanalı, İster vali olsun, ister en büyük müdür, “lan efendi müdür bey, benim sana arz edecek bir derdim var’’ diye başlardı… Oradaki Efendi sözcüğü saygıydı belli, ya o lan? Lan da mutlaka içtenliğiydi, kendine çok yakın gördüğü içindi.

O Adana’yı çocukluğumun Adana’sını çok özlüyorum.

MUZAFFER İZGÜ

Türk vampir.

  • Birazdan güneş doğacak…
  • Gün doğmadan neler doğar…
  • Türkiye sana yaramamış… Ben kaçıyorum.
  • Kaçma! Allah’ın izni, peygamberin kavliyle git.

Beni ötekileştiriyorsunuz…

– Yatacak yeri yokmuş. Bizde kalsın mı? Lütfeen…
– Entel lan bu… Al götür, halıyı malıyı irdelemesin…
– Beni ötekileştiriyorsunuz…
– Ötekileşirsen ne olur lan?!!. Hadi ötekileş!!
– Babacım nolur öbürleştirme…
– Çocuğun da kanına girmişin!!. Tam girememişin ama olsun…

Yiğit Özgür