Türk anası – Alman anası arasındaki 20 fark

Türk annesi, türk anası
Türk annesi

Biri 2,5 yaşında biri 5 aylık iki çocuk annesiyim. Yedi yıldır Avusturya’da yaşıyorum. Son iki-üç yılda; hem buradaki parklarda, oyun gruplarında, kreşte ve çevremde birçok Avusturyalı anne tanıdım, hem de Türkiye’deki arkadaşlarım birer ikişer çocuk sahibi oldular. Her iki tarafı da kendimce gözlemleme imkanı buldum. “Türk anası” olarak genellediğim grup: modern, eğitimli, şehirli genç Türk annesidir. Arkadaşlarımızdır, kuzenlerimizdir, bizizdir.

“Avusturyalı ana” yerine “Alman anası” ifadesi kullanmamın nedeni : madde madde karşılaştırma yaparken “Alman anası” tını olarak daha iyi oturuyor ve espri katıyor diye düşünmemdir.

Tarafsız olmaya çalışıyorum. Bir grubu diğerine üstün tutma çabasında değilim. Bir grubu övme diğerini yerme amacım da yok. Umarım üstüne alınıp kırılanlar, eleştiri olarak kabul edenler olmaz.

Abartılı ifadeler ve esprili bir dil kullanacağım. Fazla ciddiye alınmamayı talep ediyorum! Hazırsanız başlayalım:

1- Türk anası tezcanlıdır. Merdiven çıkan bir yaşındaki çocuğuna, iki dakikadan fazla zaman tanımaz. Çocuğu kapıp kucakladığı gibi fırt fırt kendi çıkarıverir merdivenleri. Alman anası sabırlıdır. İki saat de sürse çocuğun yanında ayakta dikilip, tek başına çıkmasını bekler. Yardım etmez.

2- Türk anasına göre, çocuğu kendisine tabiidir. Alman anasına göre, ayrı bi bireydir.

3- Türk anası tutarsızdır. Prensipte karşı olduğu şeyleri bile, o an işine geldiği gibi esnetir. (Örneğin, TV seyrettirmek, geç yatırmak, abur cubur yedirmek). Alman anası tutarlıdır. Şartlar ne olursa olsun kararının arkasındadır.

4- Türk anası işgüzardır. Kendine gün içinde bir sürü iş çıkarır. Misafir ağırlar, insanlara yardım teklif eder, herkese koşar, başına iş alıp durur. Alman anası benim zaten şuan işim var o da çocuğumla ilgilenmek der, yaralı parmağa işemez.

5- Türk anası çok iyi bi anne olduğunu düşünür… Alman anasının böyle bir iddiası yoktur.

6- Türk anası, diğer anneleri mutlaka eleştirir, akıl verir, gıybet eder. Alman anası kimsenin annelik ve çocuk yetiştirme tarzıyla ilgili yorum yapmaz. İlgilenmez.

7- Türk anası yufka yüreklidir, ağlayan yavrusuna kıyamaz. Alman anası taş kalplidir, soğukkanlıdır. Ağlamadan, ajitasyondan, manipülasyondan etkilenmez.

8- Türk anası titizdir. Titizlikte aşırı uç örnekler olduğu gibi; anaların en rahatı, en ‘amaaan nolcak’cısı bile, çocuk sokakta pis yere yattı mı bi huzursuz olur, yemek yerken ortalığı batırdı mı bi içi gider. Çantasında ıslak mendil taşımayanı yoktur. Alman anası nasıl desem, doğru sıfatı bulmak için çok düşündüm ama olduramadım, bildiğin pasaklıdır. Hijyen çıtası bize göre birkaç tık aşağıdadır.

9- Türk anası kendi sosyal hayatına çocuğu direkt entegre eder. Alışveriş, misafirlik, bar-pavyon, düğün-dernek her yere çocuğu yanında götürür. Gece yarılarına kadar takılır. Gerekirse çocuğu, sandalyeleri birleştirip bulunduğu mekanda uyutur. Alman anası akşam 8’den sonra çocuğu hiçbi yere zinhar götürmez. Babysitter ya da büyükanneyle falan evde bırakır. Kendi sosyal aktivitelerine de (örneğin, arkadaşlarla kahve içme, alışveriş) mutlaka çocuksuz gider.

10- Türk anası çocuksuz tatil yapmaz. Yapsa bile bu ömr-ü hayatında 1-2y’i geçmez. Alman anası 8 aylık bebesini 10 gün bırakıp kocasıyla Vietnam’a Zangoçya ‘ya gider. (Zangoçya diye bir ülke olmadığının farkında mıyım?)

11- Türk anası çocuğunu çok güzel besler! Evde her öğün tencere yemeği pişer, keki kurabiyesi her şeyi ev yapımıdır. Yemekleri bol sebzeli etlidir. Çorba olmazsa olmazıdır. Alman anası çocuğunu çok tırt besler. Sağlıklı besin ve sebzeden kastı: 2 parmak çiğ havuç-hıyar kemirtmek ve haşlanmış tuzsuz brokolidir. genellikle şinitzel sosis makarna vs tarzı yemekler yapar. Börek çörek hazır alır, evde yapmaz

12- Türk anası çocuğu yemek yemedi mi kahrolur. Bütün derdi o olur. Dosta düşmana “çocuğum yemiyo” diye anlatır ve de ağlanır. Alman anası önemsemez, yiyo-yemiyo muhabbeti yapmaz hiç.

13- Türk anası çocuğu yesin de nasıl yerse yesin mantığıyla hareket eder. Eşşek kadar çocuğa püreler, bulamaçlar, sebzeyi eti çaktırmadan yoğurdun içinde kaktırmalar, TV izlerken yedirmeler, tabakla peşinden koşmalar, yesin diye 40 takla atmalar, her lokmadan sonra aferim bravo alkış kıyamet tezahuratlar hep bizdedir. Alman anası 9-10 aylıktan itibaren yedirme işine karışmaz. Çocuğun önüne koyar tabağı, çocuk ne kadar becerebilirse o kadarını yer. 1,5-2 yaşında Çatal bıçak kullanarak yer hale gelir çocuklar.

14- Türk anası çocuğunu çok süslü giydirir. Hele bir de kızsa! Baştan ayağa pembeli, güllü dallı simli kıyafetler kombinler. 3 aylık bebeye dev güllü saç bantları takar. Yaş büyüdükçe akla hayale gelmeyecek saç modelleri konusunda uzmanlaşır. Oğlan çocuklara gömlek giydirir, saçına azıcık köpük sürer. Alman anasının kıyafet seçiminde kalite ve rahatlık ön plandadır. Renk desen ve uyum hiç önemli değildir. Zebralı tayt, kareli tişört, puantiyeli çorap, kalpli bere ve sekiz farklı renk içerebilir bir kombin. Organik pamuklu bodyler, aşırı pahalı outdoor spor markaların montları, superfit bot (çifti 250 lira falan) mutlaka her çocuğun dolabında bulunur. Az ama öz kıyafet alırlar. İkinci el kıyafet almak çok yaygındır.

15- Türk anası hava soğuksa (10 derecenin altı soğuktur) çocuğu dışarı çıkamaz. Parklarda çamurla oynamasına asla müsade etmez. AVM’lerde olan indoor lunaparkları tercih eder. Jetonla çalışan atlıkarıncalara bindirir. Alman anası yağmur-çamur, kar-kış, kıyamet dinlemez çocuğu her gün mutlaka dışarı çıkartır. Her mevsime uygun “park kıyafeti” vardır. Muşambadan tulum, lastik çizme vs gibi. Onu giydirip çamurla oynamasına yerlerde yuvarlanmasına izin verir.

Not: Türkiye’de büyük şehirlerde yeşil alan park bahçe olmaması, anneleri AVM’lere mecbur ediyor. Ayrıca çamurla oynama kısmı için de şöyle bir durum var: Türkiye’de ne yazık ki, yere tüküren, balgam atan, çekirdek çitleyen ve her türlü pisliğini sokağa atmakta beis görmeyen insanlar çoğunlukta. Ayrıca başıboş binlerce sokak hayvanı da etrafa çişini kakasını yapıyor. O yüzden parka götürememek/götürünce özgürce oynatamamak titizlikten değil mecbuyetten çoğu zaman… Bunu eklememek haksızlık olurdu.

16- Türk anası iki çocuğun oyununa müdahale eder. “Öyle yapmayın, koşmayın, bağırmayın”cümleleriyle araya girer. Hatta yetmezse “bakın şunu yapın, şöyle oynayın” diye fikir verir. Çocukların kavga edeceğinden, birbirine zarar vereceğinden korkar. Sürekli tedirgindir. Parklarda yabancı çocuklarla da diyaloğa girer:

– Abisi biz de oynayalım mı?
– Ablası hadi sen kalk biraz da küçük sallansın. Biz gidicez zaten, sen sonra yine binersin.
– Canım biraz yavaş kayın, bak burda küçük kardeş var, çarparsınız…

Alman anası oynayan çocuklara asla müdahale etmez, birbirini ağlatan çocuklara maksimum özür diletir. Çocukların, kendi sorunlarını kendileri çözmeyi öğrenmesi; annesinden yardım beklemeksizin hakkını araması altın değerindedir! Hiçbir Alman anası, çocuğunun davranışları yüzünden kendini “mahçup” hissetmez. Eğer çocuğu diğer çocukları rahatsız ediyor ve laf dinlemiyorsa alır çocuğunu gider. Parklarda diğer çocuklarla konuşmaz, hiçbir çocuktan sırasını istemez, diğer çocukları uyarmaz. Genellikle büyük ve küçük yaş gruplarının parkları ayrıdır.

17- Türk anası pek oyuncu değildir. Hele hele çocuklarla bağıra çağıra, koşturarak oynamak “koskoca kadının” sokak ortasında yapacağı iş değildir. Alman anası, çocuklarla koşturur gürültü yapar, çocukla çocuk olur.

18- Türk anası narindir. Ağır kaldırmaz, sırtı beli ağrır, hemen yorulur. Yorulunca şikayet eder. Ağır kilodaki çocukları taşımak, puset açıp kapamak, otokoltuğu söküp takmak gibi işler bir ortamda baba varsa, anında babaya itelenir. Alman analarının hepsi, Alman gülle Takımı sporcusu kas gücündedir.Çocuğu baba gibi, omzunda taşır, havalara atıp tutar, beş yaşında çocuğu bile slinge koyup sırtına bağlar. Babanın yardımını istemeksizin bir elinde çocuk varken diğer elinde 24’lük bira kasası taşıyabilir.

19-Türk anasının çocuğu giydirirken yapı taşı olarak kullandığı üç ana element vardır:

1- Atlet+çorap
2-Patik
3-Yelek

Atlet ve çorap hava 40 derece olana kadar tişörtün ve sandaletin içine giyilir. Patik bugünlerde yerini; ev babeti, pisipisi, pantuf, yumuşak ev ayakkabısı tarzı güncellenmiş versiyonlarına bırakmışsa da, mantık aynı mantık. Yelek, hepimiz biliyoruz ki en çok uykudan kalkınca! Gerisi isteğe göre günde birkaç doz giyilir.

Alman anası, kolay kolay atlet giydirmez. (Evet, kışın bile) Bebeler şöyle bir kolunu kaldırınca cıbıl cıbıl göbüşler görünür. Çorap giymeyi, çocuğun kararına bırakır. Çıkarmak isterse ses etmez. Patik ve yeleğin hayati öneminden ise bihaberdir!

20- Türk anası “aşkım, canım cicim” tarzı sevgi sözcüklerini muazzam kullanır. Hatta nerdeyse çocuğa adıyla hiç hitap etmez. “Balım, böceğim, pompişim, tontişim” gibi sevgi sözcüğü veya lakap uydururken yaratıcılıkta sınır tanımaz. Alman anası, lakap ve sevgi sözcüğü çok nadir kullanır.Çocukla, büyüklerle konuştuğu gibi konuşur.

Basak Usanovic

Kaynak:www.blogcuanne.com

Çocuğunuzun hayatını kurtarın…

Untitled2

Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:
– Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
– Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinize katıldım. Hayatım değişti.

O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
– Ne oldu, nasıl oldu?
– Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın ana vatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
olanaklar yaratmaktır.”Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
– Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm.
Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
– Hayır, neden?
– Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da
*sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu.* Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum.
Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
– Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim*
İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
– Radikal bir karar!*
– Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam.
Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
– Eşiniz ne dedi?
– Hocam biliyor musun ne oldu?
– Ne oldu?*
– Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış!
Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”

– Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
– Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim.
Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
– Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
– İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım.

Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti.

“Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
– Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
– İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim!
Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
– Eşiniz gelmek istemedi!*
– Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye.
Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler.
Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”

– Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
– Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım.
İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım.
Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum.Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.
“Çocuklar Gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur.
Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler.
Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler.
Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan CÜCELOĞLU

Huzurlu ve sağlıklı olmak için…

Huzurlu ve sağlıklı olmak için...Huzurlu ve sağlıklı olmak için…

AZALTIN:
Yediğiniz yemeği, yemeğin tuzunu,
Çayın şekerini, kullandığınız eşyaları,
Harcadığınız parayı, boşa geçen zamanı,
Gözyaşlarını, kafaya taktıklarınızı,
Kıyafetlerinizi, kuruntularınızı,
Bilgisayar başında harcadığınız vakti,
Telefonla uğraştığınız süreyi,
İnsanlardan beklentilerinizi, televizyon izlemeyi.

BIRAKIN:
Şikayet etmeyi, çekingenliği,
Rezil olma korkusunu, mazeret üretmeyi,
Başkaları için yaşamayı, yapamam düşüncesini,
Olumsuz düşünmeyi, olumsuz kelimeleri,
Surat asmayı, ön yargıyı,
Herkesi eleştirmeyi, herkesi düzeltmeyi çalışmayı.

ÇOĞALTIN:
Gülümsemeyi, sevmeyi,
Olumlu düşünmeyi, dua etmeyi,
Şükretmeyi, ayaklarınızın toprağa temasını,
Renkli giyinmeyi, sizi iyi hissetiren müzikleri,
İçtiğiniz su miktarını, çocuklarla geçirdiğiniz vakti,
Teşekkür etmeyi, selam vermeyi,
Özür dilemeyi, mazur görmeyi,
Alttan almayı, sevginizi hak edene vermeyi,
İstikrarınızı, hayal kurmayı,
Güzel söz söylemeyi, kitap okumayı.

Gülmek, ”saf” denme riskini göze almaktır.

Gülmek, ”saf” denme riskini göze almaktır.
Ağlamak ise ”duygusal” görünme riskini.
Birine yakınlaşmak, ”kendini kaptırma” riskini,
Duygularını açmak, ”kendini ortaya koyma” riskini,
Hayalleri ve düşünceleri sergilemek ise;
“Onları başkalarına kaptırma” riskini göze almaktır.
Sevmek, “karşılık görememe” riskini…
Yaşamak ise ”ölme” riskini göze almaktır.
Umutlanmak, “hayal kırıklığına uğrama” riskini
Çabalamak ise ”başarısız olma” riskini göze almaktır…
Ama riskler yaşanmalıdır.
Çünkü hayatımızın en büyük riski, hiç risk almamaktır.
Hiç risk almayan kişi, belki acı ve üzüntülerden korunabilir;
Ama büyüyemez, sevemez, değişemez, hissedemez, öğrenemez.
Garanti arayışlarıyla zincirlenmiş bir köle olarak yaşarken,
Bedelini özgürlüğünü kaybederek öder.
Sadece riski göze alabilen kişi hürdür…

Leo BUCAGLIA

Eğitim, motivasyon ve inanç üzerine.

82954629 / School

San Francisco Körfezi’ndeki bir okulda  okul müdürü 3 öğretmeni çağırıp  şöyle demiş.

” Siz üç öğretmen sistemde en iyi ve en uzman  kişilerden olduğunuz için  90  tane seçkin üstün öğrenciyi size vereceğiz. Bu öğrencilerin  gelecek yıl da hızlarını korumalarını sağlamanızı ve çok şey  öğrenmelerini bekliyoruz. ”

Üç öğretmen, öğrenciler ve  öğrencilerin anne -babaları bunun çok iyi bir fikir olduğunu düşünmüşler. O okul dönemi hepsinin hoşuna gitmiş ve çok başarılı çalışmalar yapmışlar. Okul bittiği zaman  öğrenciler bütün San Francisco Körfezi’ndeki diğer öğrencilere göre  % 20-30 daha başarılı olmuşlar. Yıl sonu geldiğinde  müdür, üç öğretmeni çağırmış ve onlara şöyle demiş.

“Bir itirafta bulunmak istiyorum. En zeki öğrencilerin 90’ı sizde değildi. Onlar ortalamanın  biraz üstünde öğrencilerdi ve o 90 öğrenciyi sistemden tesadüfen seçtik.”

Öğretmenler doğal olarak öğrencilerde görülen başarının kendi istisnai öğretme becerilerine bağlanması gerektiği sonucuna varmışlar.  Müdür devam etmiş.

“Bir itirafım daha var demiş. Siz de en parlak  öğretmenler değilsiniz. İsimlerinizi bir şapkanın  içine doldurduğum kağıtların  arasından rasgele seçtim.”

Siz inandığınız için başarılı oldunuz…

Eli öpülecek bir Türk büyüğü: Mustafa GÜZELGÖZ (Eşekli Kütüphaneci)

Eli öpülecek bir Türk büyüğü: Mustafa GÜZELGÖZ (Eşekli Kütüphaneci)Mustafa Güzelgöz, 23 yaşında genç bir kütüphane memuru olarak “Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi”ne atandığında sadece bekçiliğini değil, onları birilerine okutma derdine düşer. Önce binanın rutubetli odasına atılan 2300 adet yazmayı çıkarır. Cüzleri tek tek güneşe çıkartarak kurutur, tek odalı bir kütüphaneye bunları yerleştirir. Ancak gel zaman git zaman bu tek odalı kütüphaneye uğrayan pek yoktur. “Madem onlar gelmiyor, ben ayaklarına gideyim” der ve benzeri yapılmamış bir şeyi aklına koyar. Sonradan adına “Ürgüp Sistemi” denen üç eşek, üç katır, iki atla köy köy kitap dağıtma işidir bu. Her şeyi planlar, Bakanlıktan kadro bile ister, 200 TL’lik kadro için işe alınacak kişinin en az ilkokul mezunu olmasını ve eşeği olması şartını arar. Velhasıl olumlu cevabı alan Güzelgöz, köylere kitabı götürecek olan eşekler için sandıklar yaptırır ve her biri 90-100 adet kitap olan iki sandığı eşeğin semerine yerleştirir ve yollara düşer.

Kadrolu eşekler iş başında
İşte bu kadrolu merkepler sırtında sayıları yirmiyi aşan köylere kitap ulaştıran Güzelgöz’e önce gülünür, sonra şaşırılır ama olsun, bu çok önemli bir iştir ve bal gibi de başarılmıştır. Adı çok geçmeden “Eşekli Kütüphaneci”ye çıkar. Köylüler okudukları kitapları, on beş gün sonra eşekli kütüphaneci tekrar geldiğinde iade ederler ve yenisini alırlar. Köy erkeklerinin yoğun ilgisine karşı kadınlar biraza çekimser kalır, zira erkeklerin olduğu mahallere gelmekten çekinirler. Çok geçmeden Güzelgöz bunun da bir çözümünü bulur, kütüphanelere dikiş makineleri alarak kadınların kütüphaneye çekmeyi hedefler. Bunun üzerine Zenith ve Singer firmalarına birer mektup yazarak reklamlarını da yapacağını belirterek her kitaplığa birer dikiş makinesi ister. Çok geçmeden bir Singer, dokuz tane de Zenith marka dikiş makinesi yollanır. Velhasıl kütüphanenin tatil olduğu salı günleri artık sadece kadınlara açıktır.

Güzelgöz’e uluslararası ödül
21 Kasım 1963 tarihinde uluslararası bir yarışma düzenlenir. Devlet Planlama Teşkilatına ulaşan haber üzerine yetkililer, Güzelgöz’ün yaptığı çalışmaları düşünerek yarışmaya onun katılmasına karar verir. 77 ülke arasından finale kadar yükselir. Fakat finalde zorlu rakibi bir İtalyan’dır. Jüri üyelerinin yarısı İtalyan’dan yana oyunu kullanırken başkan son ana kadar oyunu kimden yana kullanacağını söylemez. Herkes heyecan içinde beklerken, jüri başkanı son sözünü şöyle söyler: “Benim oyum Türkiye’ye. Eğer İtalyan adayının eğittiği, yetiştirdiği çocuklara eşekle kitap gitseydi; köprüaltı çocuklar olmazdı. Türkiye’den aday köprüaltı çocuklar olmasın diye çalışmalar yapmıştı” ve Türkiye adayı Mustafa Güzelgöz birinci olarak ilan edilir ve Güzelgöz’e 1963 yılında “Amerikan Barış Gönüllüleri Derneği’nin İnsanlığa Hizmet Ödülü” öldürülen ABD Devlet Başkanı John Kennedy tarafından verilir.
Amerikalı bir yardım kuruluşu Ürgüp ve çevresinde yapılan çalışmaları yakından takip eder ve çalışmaları çok sempatik bulur. Modern bir vasıtayla gezici kütüphane çalışmaları gerçekleşsin diye 1960 model yeni bir cip hediye edilir. Hediye edilen cip sayesinde ulaşımı ciple rahat olabilecek köylere gidilir. Aynı zamanda eşek, katır ve atlarla yapılan gezici kütüphane çalışmaları da devam eder.

İşte hizmetinin karşılığı!..
Tek odalı, üç beş kitaplı küçücük çalışma alanını, hemen tümüyle kendi gayretleri ve kovalamasıyla önce bir binaya ve derken iki katlı bir mekana büyütür. Çok yönlü bir kişilik olan Güzelgöz, Halkevi ve Belediye Başkanlığı da yapar ve yörede halıcılık kursları açar. Günümüze kadar gelen meşhur Ürgüp halılarının oluşmasının temelleri o yıllarda atılır.O kadar çalışıp didinmesine rağmen Eşekli Kütüphaneci, ‘görevi dışında işler yapıyor’ diye soruşturmaya uğrar, 50 yaşında erken emekliliğe zorlanır, hakkında düzenlenen ‘jübile’ ile, kendi kütüphanesinden dışarı atılır. 1993 yılında da dönemin Kültür Bakanı tarafından Türk kütüphaneciliğine yaptığı hizmetlerden dolayı onur plaketi ile ödüllendirilir. 17 Şubat 2005 tarihinde ise Eşekli Kütüphaneci 84 yaşında aramızdan ayrılır.
NOT: Mustafa Güzelgöz’ün bu ilginç hayat hikâyesinin detaylarını merak edenler, Aydın İleri ve Tayfun Talipoğlu’nun kaleme aldıkları “Eşekle Gelen Aydınlık” adlı kitaptan öğrenebilir

Stanislav PETROV (Dünyayı kurtaran Adam)

Stanislav PETROV (Dünyayı kurtaran Adam)

Stanislav Petrov ismini duydunuz mu?

Büyük ihtimalle duymadınız ama belki de şu an hayatınızı bu isme borçlusunuz.

Savaş filmleri ve FPS oyunlarından bilirsiniz; bir karargâhta nükleer saldırı alarmları ötmeye ve kırmızı ışıklar yanıp sönmeye başlamışsa; refleks olarak yapılacak ilk iş o “meşhur kırmızı” düğmeye basmaktır. İşte Stanislav Petrov’un, belki de dünyayı nükleer bir savaşa sürükleyecek yapmadığı şey, tam olarak buydu.

ABD ile Sovyet Rusya arasındaki soğuk savaşın en ateşli olduğu 80’li yıllarda Sovyetler Birliği, 1 Eylül 1987’de rotasındaki bir sapma sonucu hava sahasına giren ve askeri uçak zannettiği Kore Hava Yollarına ait “Korean Air Lines Flight 007″ kodlu sivil uçağı düşürdü. İçlerinde ABD kogre üyesi Lawrence McDonald’ın da bulunduğu 269 yolcu ve mürettebat hayatını kaybetti.

Açık bir savaş nedeni olan ve soğuk savaş tarihinin en önemli olayları arasında yer alan kazadan sonra ABD’nin karşılık vermesine kesin gözüyle bakan Sovyet Rusya; olası bir nükleer füze saldırısı durumunda en kısa zamanda karşılık vermek amacıyla tetikte bekliyordu.

Uçak felaketinden birkaç hafta sonra, 26 Eylül 1983 günü, Sovyet Hava Savunma Gücü’nde Yarbay olarak görev yapan Stanislav Petrov, Moskova yakınlarındaki kod adı Oko olan, Sovyet erken uyarı sistemi karargâhına ev sahipliği yapan, gizli Serpukhov-15 sığınağında nöbetçi subaydı. Petrov’un görevi uydu erken uyarı sistemini gözlemlemek ve Sovyetler Birliği’ne karşı herhangi bir füze saldırısı olması durumunda komutanlarını haberdar etmekti. Böyle bir uyarı durumunda, Sovyet Rusya’nın stratejisi “Karşılıklı Kesin Yıkım Doktrini’nde” (MAD) yer alan “Uyarı Anında Ateşleme” (Launch on Alert) sistemiyle anında karşılık vermek olacaktı.

Nöbet günü gece yarısından kısa bir süre sonra Petrov’un önündeki bilgisayar uyarı verdi ve nükleer saldırı alarmı başladı. Petrov, bir röportajında ” Siren sesleri bir ölüyü bile mezarından kaldırabilecek düzeydeydi.” diyordu.

Sisteme göre, ABD’den birbiri ardına havalanan 5 kıtalararası nükleer füze hızla Sovyet Rusya’ya doğru gelmekteydi. Petrov’un yapması gereken tek şey önündeki yanıp sönen kırmızı düğmeye basmak ve gerekli mercilere haber göndererek tam ölçekli bir nükleer savaş başlatmaktı. O an için “15 saniyeliğine şok içindeydik. Daha sonra ne olacağını anlamamız gerekiyordu.” diyordu Petrov.

Bir bilim adamı olarak yetiştirilen Stanislav Petrov, sığınağın kaotik atmosferine rağmen elindeki bilgiyi doğru analiz etmeyi başardı. ABD, Sovyetlere saldırmak isteseydi sadece 5 tanecik füzeyle saldırmazdı herhalde. Elinde ne kadar nükleer füze varsa gönderirdi. O zamanki radar sistemi de ufkun ötesindeki bir saldırıyı tespit edebilecek kapasitede değildi ve Petrov’un bu kararı yanlış olsaydı Sovyet Rusya’nın karşılık vermek için pek fazla vakti olmayacaktı. Tabiki yeterince emin olmak imkânsızdı ve bu Petrov o an için: “İçimde tuhaf bir duygu vardı. Yanlış yapmak istemiyordum. Bir karar verdim hepsi bu.” diyordu.

Daha sonra Petrov’un doğru karar verdiği ortaya çıktı ve güneş ışınlarının yüksek bulutlardaki yansımasının uydu erken uyarı sistemince füze olarak algılandığı anlaşıldı. Hepimiz için çok büyük bir şans olan Stanislav Petrov’un bu serinkanlı kararı, belki de milyonlarca insanın hayatını kurtardı.

Ne yazık ki Petrov’un bu kahramanlığı cezasız kalmadı. Eğer resmi olarak ödüllendirilseydi, komutanlarının ve projeden sorumlu bilim adamlarının eksikliklerini ve hatalarını ortaya çıkaracağı için onların cezalandırılmaları gerekecekti. Acımasız sorgulamalardan sonra sinirsel olarak çöken Petrov daha basit bir göreve getirildi ve erken yaşta emekli edildi.

Adanaca-Türkçe sözlük.

Anarya: Geri vites, ya da geri gitmek. Fransızcadaki ‘En arrière’ lafının okunuşudur aynı zamanda. İşgal yıllarından kalma bir söz olarak Adana lügatindeki yerini almıştır.

Araya gitmek/vermek: Boşa gitti, değeri bilinemedi, ziyan oldu.

Avel: Aptal anlamında. Aval aval bakmanın bir türü.

Banadura: Domates

Balcan/baldırcan: Patlıcan

Bayaktan: Az önce

Bici bici: Dünyanın en uyduruk ve en güzel tatlısı. İçinde buz, pişmiş nişasta, pudra şekeri bulunur. Üzerine de kırmızı bir şerbet dökülür. Hemen hemen her köşe başında, özellikle yazın bulunabilir. Sadece “bici” diye de ifade edilebilir.

Bıcı bıcı: Bici bici’yle karışmaması hayati önem taşıyan, banyo yapmak anlamındaki çocuksu ikileme. “Bir gel de bıcı bıcı yiyek” diyerek hava atmaya çalıştığınız Adanalı arkadaşınızın bir kaşının stratosfere yükselmesine sebep olabilirsiniz.

Belik: İki yandan örgü.

Bocit: Sürahi. “Boca etmek” yani dökmek anlamında sözden türemiş olması muhtemeldir.

Cardın: Büyük fare. Misal Fransızcada bahçe anlamına gelen “Jardin” (jarden diye okunuyor) kelimesiyle anlamsızcasına benzerliği var ama, muhtemelen alakası yoktur…

Cılk: Çürük. Bozulmuş, kokmuş yumurta

Cındırık: Etin içindeki sinir. Adana’da yolunuz bir kasaba düştüyse, mutlaka “Cındırıksız et” istediğinizi söylemeniz gerek.

Cıncık: Cam ve cam eşya

Cibiliyet: Geçmiş. Cibiliyetsiz, geçmişi olmayan, soysuz anlamında. İğrenç bir insan yani.

Cücük: Herhangi bir meyvenin, bitkinin ya da o tip yiyecekle alakalı şeyin en küçük yeri. Misal soğanın cücüğü, en ortasındaki bölümüdür. Adana’da soğanın cücükleri bir araya toplanır, hafifçe yağda çevrilir, sonra da üstüne nar ekşisi dökülür ve afiyetle yenir mesela.

Cülük: Kanatlı hayvan yavrusu. Misal civciv. Kuzen anlamında mesela “Emmimin cülüğü” gibi de kullanımları vardır.

Çemirlemek: Gömleğin kolunu, pantolonun paçasını yukarı doğru katlamak.

Çimmek: Yüzmek.

Çömçe: Kepçe.

Çul: Kilim.

Daraba: Kepenk.

Darı: Mısır.

Depik / Tepik: Tekme.

Devrisi gün: Sonraki gün, ertesi gün.

Dinelmek: Ayakta durmak. “2 saattir sıcağın alnında dineliyorum” diyerek sizi bekleten birine kızabilirsiniz mesela.

Döş: Göğüs. “Döşünü kapa da üşütme” şeklinde cümle içinde kullanımı yaygındır.

Eftik: Atıştırmalık yiyecek. “Eftiklenmek” şeklinde kullanıldığında, abur cubur yemek anlamına gelir.

Eke: Güçlü erkek, kibirli, ukala.

Elikmek: Utanmak, çekinmek. Misafire “buyurun niye almıyorsunuz” manasında “elikmeyin elikmeyin!” denir.

Enik: Yavru köpek.

Eşkere: Boş konuşmak.

Gadasını aldığım: Kurban olayım. Günah, suç, kabahat.

Galan: Artık, hadi. “Galan gel de gidek” dendiğinde “Sabrım tükeniyor bak, yakında gelmezsen fena olacak” anlamı çıkabilir.

Ganeri: Yavaş olmak, tembel adam, mezbaha.

Gellebicin: En iri tatlı su balığı anlamındaki söz. Daha çok Seyhan baraj gölündeki enteresan, Japon balığına benzer tatlı su balıkları için kullanılır.

Gıllik: Küçük.

Gıllicik: Küçücük. Cümle içinde kullanıldığında cılız, perişan gibi anlamlara da gelebilmektedir. Örneğin “Necati’nin oğlanı gördün nü, nişanlısıynan işler bozulunca gıllicik kalmış!”

Gottik: Küçük. Gotik mimari ve çok sonrasında gelen kaşı gözü simsiyah boyayıp sürekli mutsuz takılma modası olan “gotik” olmakla ne alakası var diye sorarsanız, hiçbir alakası yok.

Göynek: Gömlek.

Helke: Kova.

Hello cello: İşe yaramaz, değersiz, uyduruk.

Heye: Evet.

Hipo: Çamaşır suyu.

Hoşşik: Şımarık, Hoppa.

Kelle: Kişi.

Kerhane tatlısı: Halka tatlı.

Kertiş: Küçük sarı kertenkele

Kıytırık: Uyduruk.

Kındırık: Aralık. Misal kapının ya da pencerenin aralık kalması durumlarında kullanılabilir.

Kopil: Küçük.

Köşker: Ayakkabı tamircisi, lostra

Küncü: Susam.

Laylon: Traktörün arkasındaki römork. Römork kelimesinin nasıl olup da ‘laylon’a dönüştüğü, hayatın en büyük gizemlerinin başında geliyor.

Mavra: Geyik muhabbeti. Su değirmenine de deniyor.

Malamat: Rezil olmak. Rezil rüsva olmak anlamında “malamat olmak” diye de kullanılır.

Manık: Kedi yavrusu.

Mırra: Özel çekilmiş, acı mı acı Türk kahvesi. İtalyanların ultra mega shot espresso’larını getirin, mırra yanında hiç kalır. O derece…

Mintan: Gömlek.

Mitil: Döşek. Mitili atmak, döşeği sermek. Bir yere artık yerleşmek, yayılmak anlamında.

Peşkir: Havlu, kurulama bezi.

Şalgam: Şalgam bitkisinin suyundan yapılan içecek. “Misal portakalın da suyunu çıkarıyorsun, o zaman adına portakal mı diyorsun? Hayır! Portakal SUYU diyorsun. Demek ki o da Şalgam SUYU olmalı” diyenlerle saatler süren varoluşsal tartışmalara gebe olan kelimedir de aynı zamanda.

Sınık: Kırık-çıkıkçı anlamındaki eski kelime.

Şırdan: “Koyunun her yanını yiyoruz, tamam. Ama midesinden birkaç çeşit yemek çıkartalım bence” diye düşünen bir Adanalının icat ettiği, sakatat gibi, kokoreç gibi, mumbar gibi bir yemek.

Sırıncıtmak: Kanırtmak, üzerek bekletmek. Mesela işveren işçisine yapıyor.

Sokum: Dürüm. “Sokum isten miiiiiiii” diye bir cümle duyduğunuzda bunu hakaret gibi algılamayın mesela. Aslında “Dürüm ister misin” denilmeye çalışılıyordur, gayet de kibarca bir söylemdir yani.

Taka: Pencere.

Taman: Zaten.

Teker / Velespit: Bisiklet. Cümle içinde kullanmak gerekirse; “Atla tekere de çarşıdan 6 yumurta kap gel” şeklinde, özellikle Pazar sabahları emir kipi eşliğinde kullanımı da vardır.

Tıskıyit: Hadi canım sen de! Bazen de “Aman Allah’ım” anlamında kullanılabilir.

Zaar: Herhalde. “Zaar bizimkinin gönlü de oğlana düşmüşse…” şeklinde cümle içinde kullanılabilir.

Zibil: Kırıntı şeklinde çöp. Ermeniceden geçen bir kelimedir.

Zorsunmak: Üşenmek.

Zumzuk: Yumruk.

Fatih Sultan Mehmet’e verilen müthiş ders.

Eğitimde baba faktörü.
Eğitimde baba faktörü.

Fatih Sultan Mehmet Han çocukken çok yaramaz bir öğrenciydi. Ders esnasında yaptığı şımarıklıklarla Hocası Akşemseddin’i çileden çıkarırdı. Hocası kendisine kızdığı zaman hemen “Ben Padişahın oğluyum bana bir şey yapamazsın” deyip tehdit ediyordu. Padişaha şikâyet etmeyi edepsizlik sayan Akşemseddin, durumu II. Murat’a anlatamıyordu. Ancak gün geldi artık küçük Mehmet’in yaptığı yaramazlıklar çekilmez hale geldi.

Bunun üzerine destur dileyip II. Murat’ın huzuruna çıktı. “Padişahım size bir hususu arz edeceğim ancak hayâ ediyorum” deyince II. Murat “Buyur çekinmeden anlatabilirsin” dedi. Bu söz Akşemseddin’i rahatlattı ve başladı olayı anlatmaya. Padişahım oğlunuz, ciğerpareniz Mehmet çok yaramaz, onun yaramazlıkları yüzünden ders işleyemiyorum, kendisine kızdığım zamanda hemen sizinle beni tehdit ediyor deyince II. Murat Akşemseddin’in yanına gelerek kulağına bir şeyler fısıldar.

II. Murad’ın kulağına söylediği sözleri duyan Akşemseddin çok şaşırdı. Bu ne plandı, mümkün değildi bu planı uygulamak. Akşemseddin plan konusundaki rahatsızlığını padişaha ilettiyse de Padişah onu dinlemedi ve bu iş olacak dedi.

Ertesi gün yine derste Mehmet yaramazlık yapıyordu. Akşemseddin’in uyarısına aynı tehdit cevabını verdiği sırada Padişah ansızın kapıyı açıp içeri girdi. Bu olay karşısında Akşemseddin hiddetlenerek Padişaha bağırdı ve bir tokat atarak, bu şekilde sınıfa giremeyeceğini izin istemesi gerektiğini söyleyerek derhal dışarı çıkmasını istedi. Padişah mahcup bir şekilde boynunu bükerek özür diledi ve dışarı çıktı.

Olaylar karşısında Fatih Sultan Mehmet’in nutku tutulmuş ne yapacağını şaşırmıştı. Güvendiği babası tokat yemişti. Fatih Sultan Mehmet allak bullak olmuştu. Az sonra kapı vuruldu ve Padişah mahçup bir şekilde içeri özür dileyerek girdi. Plan muhteşem bir şekilde işlemişti. O günden sonra Fatih Sultan Mehmet asla yaramazlık yapmadı. Çünkü güvendiği dağlara kar yağmıştı.

Kimiz, neyiz?

yasli

Biz, bizden önce var olan her şeyiz. Gözümüzün önünde yaşanan ve bize reva görülen şeylerin toplamıyız. Biz, varlıkları kendi varlığımızı etkileyen ve bizimle onların varlığını etkilediğimiz insanlar ve şeyleriz. Biz, bizden sonra olan ve biz gelmemiş olsaydık var olamayacak olan her şeyiz.

Başarının sırrı.

İş adamının işleri bozulmuştu. Ne yaptıysa olmuyordu. Bir zamanlar çok başarılı bir insan olmasına rağmen şimdi büyük olan sadece borçlarıydı. Bir taraftan kredi verenler onu sıkıştırırken, diğer taraftan da bir sürü insan ödeme bekliyordu. Çok bunalmıştı ve hiçbir çıkış yolu bulamıyordu. Nefes almak için parka gitti. Bir banka oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve bu durumdan nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı.

Tam bu sırada birden, önünde yaşlı bir adam durdu. ‘Çok üzgün görünüyorsun. Seni rahatsız eden bir şey olduğu belli… Benimle Paylaşmak ister misin?’ diye sordu yaşlı adam. İşadamının yakınmalarını dinledikten sonra da, ‘Sana yardım edebilirim’ dedi. Çek defterini çıkardı. İşadamının adını sordu ve ona bir çek yazdı. Çeki ona verirken de şöyle dedi: ‘Bu para senin. Bir yıl sonra seninle burada buluştuğumuzda bana olan borcunu ödersin. Hadi al’ dedi. Ve yaşlı adam geldiği gibi hızla gözden kayboldu.

İşadamı elindeki çeke baktı. Çekte 500 bin dolar yazıyordu ve imza ise John Rockefeller’ e aitti, yani o gün için dünyanın en zengin adamına. ‘Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim’ diye düşündü. John Rockefeller’ e ait bu çekle her şeyi çözebilirdi. Ama çeki bozdurmaktan vazgeçti. Bu değerli çeki kasasına koydu. Onun kasasında olduğunu bilmenin güveniyle yepyeni bir iyimserlikle işine tekrar dört elle sarıldı. Büyük küçük demeden tüm işleri değerlendirmeye başladı. Ödeme planlarını yeniden yapılandırdı. İyi yapılan işler yeni işleri doğurdu. Birkaç ay sonra tekrar işlerini yoluna koyabilmişti.

Takip eden aylarda ise borçlarından tümüyle kurtulup hatta para kazanmaya başlamıştı. Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu. Tam bir yıl sonra, elinde bozulmamış çek ile parka gitti. Kararlaştırılmış saatin gelmesini bekledi. Tam zamanında yaşlı adamın hızla ona doğru geldiğini gördü. Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü paylaşacakken bir hemşire koşarak geldi ve adamı yakaladı. Hemşire ‘Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız etmemiştir’ dedi. ‘Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp, bu parka geliyor. Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor’ diye ekledi. Hemşire adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı.

İşadamı şaşkın bir şekilde öylece durdu kaldı. Sanki donmuştu. Tüm yıl boyunca arkasında yarım milyon dolar olduğuna inanarak işler almış, yapmış ve satmıştı.

Birden, hayatının akışının değiştiren şeyin para olmadığını fark etti.

Hayatını değiştirenin yeniden kendinde bulduğu kendine güven ve inançtı.

Başarının sırrı, kasamızda duran değil, kendi kalbimizde ve kafamızda olanlardır. Başka yerde aramaya gerek yok.

Herkese başarılar dilerim.