Bugünkü haliyle kapitalist toplumun ekonomik anarşisi bana göre “kötü”nün gerçek kaynağıdır.

Bugünkü haliyle kapitalist toplumun ekonomik anarşisi bana göre “kötü”nün gerçek kaynağıdır. Önümüzde kocaman bir üretici topluluk var; üyeleriyse kaba kuvvetle değil de yasal yollarla koyulan kanunlara tam uyum içinde ortak ürettikleri ürünü birbirlerine vermemek için durmaksızın çabalıyorlar… Bu büyük kötülükleri saf dışı edecek tek bir yol olduğuna kaniyim. Bu yol, toplumsal hedeflere yöneltilmiş bir eğitim sisteminin eşlik edeceği sosyalist bir ekonominin kurulmasıdır.

Albert EINSTEIN

Bunu sakın kimseye anlatma!

Devesiyle birlikte çölde yürümekte olan bir bedevi, güçlükle yürüyen, susuzluktan dudakları kurumuş bir adama rastlamış.

Adam bedeviyi görünce ondan su istemiş. Bedevi devesinden inerek ona su vermiş.

Suyu içen adam birden bedeviyi iterek deveye atladığı gibi kaçmaya başlamış.

Bedevi arkasından bağırmış.

– Tamam, deveyi al git ama senden bir ricam var. Sakın bu olayı kimseye anlatma!

Bu isteği tuhaf bulan hırsız duraklayıp, bunun nedenini sormuş.

– Eğer anlatırsan, demiş bedevi, bu her yere yayılır ve insanlar bir daha çölde muhtaç birini görünce yardım etmezler.

Birinin hayatında bir fark oluşturmaya çalışın.

Okulun ilk gününde 5. sınıfın önünde dururken, öğretmen çocuklara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Ancak bu imkânsızdı, çünkü ön sırada oturduğu yerde bir yana kaykılmış ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı. Mediha Hanım bir yıl önce Mustafa’yı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemişti. İlave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu. Bu öyle bir noktaya geldi ki, Mediha Hanım onun kâğıtlarını büyük bir kırmızı kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar (x ) yapmaktan ve kâğıdın üstüne büyük? F? (en düşük derece) koymaktan zevk alır oldu.

Mediha Hanım’ın okulunda, her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu ve Mustafa’nın kayıtlarını en sona bıraktı. Ancak, onun hayatını gözden geçirdiğinde, bir sürpriz ile karşılaştı.

Mustafa’nın birinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

“Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli?”

İkinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

“Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor, ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evde ki yaşamı mücadele içinde geçiyor.”

Üçüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

“Mustafa’nın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evde ki yaşamı yakında onu etkileyecek.”

Mustafa’nın dördüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

“Mustafa içine kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor. Çok fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor.”

Bunları okuyunca, Mediha Hanım problemi kavradı ve kendinden utandı.

Öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kâğıtlara sarılmış hediyeleri getirdiğinde bile çok kötü hissediyordu. Mustafa’nın hediyesini alıncaya kadar bu böyle devam etti.

Mustafa’nın hediyesi bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj kâğıdı ile beceriksizce sarılmıştı.

Mediha Hanım onu diğer hediyelerin ortasında açmaktan acı duydu. Mediha Hanım pakette taşlarından bazıları düşmüş yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesini çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı. Ama o bileziğin ne kadar güzel olduğunu haykırdığında çocukların gülmesi kesildi. Bileziği taktı ve parfümü bileklerine sürdü. Mustafa, o gün okuldan sonra öğretmenine şunu söylemek için kaldı.

“Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyordunuz.”

Çocuklar gittikten sonra, Mediha Hanım en az bir saat ağladı. O günden sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı. Bunun yerine, çocukları eğitmeye başladı. Mediha Hanım, Mustafa’ya özel ilgi gösterdi. Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu. Onu daha fazla teşvik ettikçe, daha hızlı karşılık veriyordu. Yılın sonuna kadar Mustafa sınıfta ki en zeki çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları aynı derecede sevdiğini söylemesine rağmen, Mustafa onun gözdelerinden biri idi.

Bir sene sonra, Mediha Hanım kapısının altında Mustafa’dan bir not buldu, ona hala tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu söylüyordu.

Altı yıl sonra Mustafa’dan bir not daha aldı. Liseyi bitirdiğini, sınıfında üçüncü olduğunu ve onun hala hayatındaki en iyi öğretmen olduğunu yazmıştı.

Bundan dört yıl sonra, bazı zamanlar zor geçmesine rağmen okulda kaldığını, sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında kolejden en yüksek derece ile mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı. Yine Mediha Hanım’ın tüm yaşamında ki en iyi ve ne favori öğretmen olduğunu yazmıştı. Sonra dört yıl daha geçti ve başka bir mektup geldi. Bu kez fakülte diplomasını aldıktan sonra, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini açıklıyordu. Mektup onun hala karşılaştığı en iyi ve en favori öğretmen olduğunu açıklıyordu. Ama simdi ismi biraz daha uzundu.

Mektup söyle imzalanmıştı:

Prof. Dr. Mustafa Yılmaz ( Tıp Doktoru)

Öykü burada bitmiyor.

Görüyorsunuz, ortaya çıkan başka bir mektup var.

Mustafa bir kızla tanıştığını ve onunla evleneceğini söylüyordu. Babasının birkaç hafta önce vefat ettiğini açıklıyordu ve evlenme töreninde Mediha Hanım’ın damadın annesine ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu. Şüphesiz Mediha Hanım bunu kabul etti. Ve tahmin edin ne oldu?

Taşları düşmüş olan o bileziği takti. Dahası, Mustafa’nın annesinin süründüğü parfümden sürdü.

Birbirlerini kucakladılar ve Dr. Mustafa, Mediha Hanım’ın kulağına şöyle fısıldadı,

“Bana inandığınız için teşekkür ederim, öğretmenim.”

Bana önemli olduğumu hissettirdiğiniz ve bir fark meydana getirebileceğimi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim”

Mediha Hanım, gözlerinde yaslarla fısıldadı, söyle dedi:

“Mustafa, yanlış şeylere sahiptim. Bir fark meydana getirebileceğimi bana öğreten sensin. Seninle tanışıncaya dek, nasıl öğreteceğimi bilmiyordum”.

Birinin hayatında bir fark oluşturmaya çalışın.

Ağır Ölüm (Yavaş Yavaş Ölürler)

ağır ölüm

Yavaş yavaş ölürler alışkanlıklarının kölesi olanlar
Her gün aynı yoldan yürüyenler,
Yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler,
Giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler,
Bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler tutkudan ve duygudan kaçınanlar
Beyaz üzerine siyahı tercih edenler,
Gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıkla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harfinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.

Yavaş yavaş ölürler işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler
Bir düşün gerçekleştirmek adına kesinlikle belirsizliğe karşı uçmayanlar
Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar.

Yavaş yavaş ölürler seyahat etmeyenler
Yavaş yavaş ölürler okumayanlar müzik dinlemeyenler vicdanlarında hoşgörüyü barındırmayanlar.

Yavaş yavaş ölür öz saygılarını yavaş yavaş yok edenler
Kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler
Ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar
Daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler
Bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkında soruları yanıtlamayanlar.

Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden,
Anımsayalım her zaman: Yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir,
Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.

Pablo Neruda

Berber muhabbeti.

Aynı konunun 3 değişlik versiyonu:

1. Kadınla erkek
2. Kadınla Kadın
3. Erkekle erkek

1.Versiyon: Kadın / Erkek: Bir erkeğin hayatı nasıl karartılır?

Kadın : Saçımı kestireyim mi?
Erkek : Olur.
Kadın : Ama kıyamıyorum.
Erkek : Öyleyse kestirme.
Kadın : Canım değişiklik istiyor…
Erkek : O halde kestir.
Kadın : Bana akıl vermeyi bırak delilere verir gibi.
Erkek : Eğer nasıl hoşuma gittiğini bilmek istiyorsan sana derim ki uzun saçlı. Bunu biliyorsun.
Kadın : Beni tanıdığında kısaydı.
Erkek : Ve sana tam olarak ne dediğimi hatırlıyorum: ?Ne güzel olurdun uzun saçla?.
Kadın : Ama herkes kesmemi söylüyor.
Erkek : Bu durumda kuaföre git ve bırak uyuyayım lütfen. Bunu senden Allah rızası için istiyorum.
Kadın : Peki nasıl kestireyim? Kat kat mı yoksa perçemli mi?
Erkek : Kat kat.
Kadın : Bana yakışacağını sanmıyorum çünkü saçım çok düz.
Erkek : Bırak perçemli olsun.
Kadın : Çok yorucu.
Erkek : Yorduğu zaman tekrar kestirirsin.
Kadın : O zaman asla uzatamam.
Erkek : Uzatmak istiyorsan kestirme güzelim.
Kadın : Bana güzelim deme!!!
Erkek : ?!?!?!?!!

2.Versiyon: Kadın / Kadın:

1. Kadın: Ah şekerim saçını mı kestirdin? Ne kadar güzel olmuşsun!
2. Kadın: Ay sahi mi söylüyorsun? Ben pek emin olamıyorum. Ay çok mu kısa oldu acaba?
1. Kadın: Aman ne alakası var. Benim yüzüm bu kadar geniş olmasa aynı kesimi ben de denerdim? Benim şu saçım klasik oldu artık yeni bir modele hiç cesaret edemiyorum.
2. Kadın: Ay yapma Allah aşkına nesi varmış yüzünün… Bak şöyle şuralarından kat verdirsen harika olur! Benim de boynum uzun olmasa ayni seninki gibi bir model yaptırırdım.
1. Kadın: Ah şekerim sen de bir alemsin… Keşke benim de boynum seninki gibi olsa. En azından şu çökük omuzlarımın dikkat çekmesini engellemiş olurdum.
2. Kadın: Ayol sen ne diyorsun?… Senin omuzların gibi omuzları olsun isteyen bir sürü kız var… Giydiğin her şey sana öyle yakışıyor ki… Bir de benim şu kısa kollarıma bak… Omuzlarım seninkiler gibi olsaydı giydiğim bluzlar üstümde emanet gibi durur muydu?
…vır vır vır dır dır dır…

3.Versiyon: Erkek / Erkek:

1.Adam: Saçını mı kestirdin?
2.Adam: Evet
1.Adam: Sıhhatler olsun abi!
2.Adam: Sağ ol.

İddia.

İşsiz güçsüz bir adamda kaynağı bilinmeyen çok ama çok fazla para varmış Herkes bu kadar çok parayı nerden kazandığını araştırıp duruyormuş. En sonunda adamı karakola çağırmışlar o kadar paranın hesabını vermesi için. Adam gitmiş karakola. Komiser hemen lafa dalmış.

– Anlat bakalım bu kadar parayı nasıl kazandın? Üstelik bir işin bile yok.

– Ben herkesle iddiaya girerim komiserim. Ve her iddiayı da kazanırım.

– Olum sadece iddiaya girerek bu kadar para kazanılır mı?

– Size kanıtlayabilirim komiserim.

– Nasıl kanıtlayacaksın?

– Sizinle bir iddiaya girelim, benim hiç iddia kaybetmeyeceğimi anlarsınız. 100 dolarına bahse girerim ki ben sol gözümü ısırırım.

Komiser düşünmüş. Bir insan nasıl gözünü ısırabilir diye ve sonunda olamayacağına karar verip iddiaya girmiş. Adam bunun üzerine takma olan sol gözünü çıkarıp ısırmış. Komiser hayretle onu izledikten sonra.

– Tamam, ama bir iddiayla sana inanacak değilim demiş. Adam peki demiş.

– 500 dolarına iddiaya girerim ki sağ gözümü de ısırırım.
Komiser iki gözü de takma olsa bu adam göremez herhalde deyip bi daha girmiş iddiaya. Sonra adam takma dişlerini çıkarıp sağ gözünü de ısırmış. Komiser yine şaşırmış ama pes etmemiş. Hala inanmadım demiş. Adam tamam sizinle son bir iddiaya daha girelim üstelik bu sefer bedava demiş. Komiser hemen kabul etmiş. Nedir iddia demiş?

– Benimkinin uzunluğu buradaki herkesinkilerinin toplam uzunluğundan daha fazladır demiş. Komiser şöyle bir etrafına bakmış. Yaklaşık on kişi var. Her birininki 15 santim olsa toplam 150 santim yapar. Tamam demiş girmiş iddiaya. Adam indirmiş donunu bi bakmışlar ki küçücük bir şey. Komiser hani uzundu lan demiş. Adam çekin komserim. Çekerseniz uzar demiş. Komiser adamın şeyini çekmeye başlamış. Çekiyormuş çekiyormuş, uzamıyormuş. O sırada adam bir arkadaşına telefon etmiş.

– Alooo Ali… Olum komiserin eline verdim… 10.000 DOLARI hazırla…

Duanın gücü.

Küçük kasabanın birinde, bir caminin tam karşısında arazisi olan adam, arazisi üzerine bir genelev inşa etmeye başlamış. İmam ve cemaat buna şiddetle itiraz etmişler, ancak mal sahibinin kendi arazisi üzerine nasıl bir iş yeri açacağına da yasal olarak karşı çıkamamışlar. Tüm cemaatin tek yapabildiği şey, imamın öncülüğünde bu genelev için her gün beddua etmekten öteye geçememiş.

İnşaat ilerlemiş ve açılışına birkaç gün kala her nasılsa şiddetli bir yıldırım düşmesi sonucu genelev yerle bir olmuş.

Caminin cemaati bu olaydan duydukları büyük memnuniyeti saklamaya gerek görmemişler, ancak genelev sahibi adam, cami imamının ve cemaatin direkt veya dolaylı olarak bu hasardan sorumlu oldukları iddiası ile camiye karşı tazminat davası açmış.

Cami imamı ve cemaat, savcılığa verdikleri savunmalarında bu konuda herhangi bir şekilde sorumlu tutulmalarına şiddetle itiraz etmişler, bu olayın kendi dualarından dolayı meydana gelmiş olabileceği iddiasını da kabul etmemişler.

Gerekli tüm belgeler tamamlanıp mahkeme günü geldiğinde hâkim dosyayı dikkatle incelemiş ve taraflara dönüp:

“Bu konuda nasıl bir hüküm verebileceğimi bilmiyorum,” demiş. “Ancak dosyadaki tutanaklara bakarsak ortada tuhaf bir durum var. Taraflardan birisi duanın gücüne inanan bir genelev sahibi, diğeri ise duanın gücüne kesinlikle inanmayan bir imam ve cemaati!”

 

Biz nasıl olduk?

Çocuğun biri babasına sormuş : Baba biz nasıl olduk?

Baba cevap vermiş: “Maymunlar… Türeye türeye biz olduk.

Tabi çocuk babasının lafına inanmamış.

Annesine “Biz nasıl olduk?” demiş.

Annesi: Allah… Adem babayla, Havva annemizi yaratmış  nesilden nesile biz olmuşuz demiş.

Çocuk: Ama babam maymunlar türeye türeye biz olduk dedi.

Anne cevap verir: O babanın sülalesi oğlum; bizi ilgilendirmez :)

Davet.

“Şunları bir araya toplayayım.
Bir güzel muhabbet edelim” diye düsündüm.
Mutfak işinden de anlarım.
Donattım sofrayı.
Bayağı uğrastım.
Hepsinin, ayrı ayrı ne
yemekten, ne içmekten
hoşlandıgını iyi bilirim.
Bayağı da para gitti.
Birinin yediğini öbürü yemez.
Ötekinin içtiğini beriki içmez.
Dört kişilik sofra kurdum.

Mumları da yaktım.

Bak hepsi, Erick Satie severdi.
Hatırladım.
Müziği de ayarladım.
Geldiler.

20 yaşımda ben, 35 yaşımda ben,
40 yaşımda ben ve bugünkü ben dördümüz.
Birden yirmi yaşımı, otuz bes yaşımın karşısına oturttum.
Kırk yaşımın karşışına da, ben geçtim.
Yirmi yaışım, otuz beş yaşımı tutucu buldu.
Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi.

Yatıştırayım dedim.
“Sen karışma moruk” dediler.
Büyük hır çıktı.
Komşular alttan üstten duvarlara vurdular.
Yirmi yaşım kırk yasıma bardak attı.

Evin de içine ettiler.

Bende kabahat.
Ne çağırıyorsun tanımadıgın adamları evine.

Can  YÜCEL